Görüşler

Türk Siyasetini Anlamak ve yaklaşımlar

Türk Siyasetini Anlamak ve yaklaşımlar

Türk siyasi tarihi üzerine çalışmalar yapan Kutlu Kağan Dalkılıç “Tanel Demirel Türk Siyasetini Anlamak kitabında akademi ve siyasi gelenekte hüküm süren üç farklı yaklaşımdan söz ediyor” diyor.

KUTLU KAĞAN DALKILIÇ

Danel Demirel’in Liberte Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı “Türk Siyasetini Anlamak” oldukça önemli bir eser. Zira literatürde eşine az rastlanan belki de ilk örnek diyebileceğimiz cinsten bir kitap. Türk Siyasetini Anlamak, bugüne kadar akademi ve siyasi geleneğimize hâkim yaklaşımları bütüncül bir bakış açısıyla toparlıyor ve önümüze analitik biçimde bir portre sunuyor. 

Tanel Demirel, bu eserde akademi ve siyasi gelenekte hüküm süren üç farklı yaklaşımdan söz ediyor. İlki Amerikan Siyaset Bilimi Yaklaşımı(ASB), ikincisi Marksist yaklaşım ve üçüncüsü Tarihsel/Yorumsamacı yaklaşım. Bu yaklaşımların her biri için birer yazı yazmam gerekiyor. Zira bu eser ayrı ayrı değerlendirmelerle ancak zihinlerde netlik kazanabilir. Ancak genel bir çerçeve çizerek yazı serisine başlamak istiyorum. 

Türkiye, Cumhuriyet’in kurucu kadro idaresi ve sonrasında hatları iyice oturan Kemalist anlayışla akademide çağa uygun modern bir gelenek oluşturmayı hedefledi. Akademi ve yüksek eğitim bilimcilik, pozitivizm ve ilerlemecilik ekseninde bir anlayışla şekillendi. Bu anlayış Cumhuriyet ile başlamış değildi elbette. Tanzimat ve akabinde Meşrutiyet dönemlerinde bu anlayışın gerek önce tartışıldığını gerekse sonrasında uygulanmaya başladığını söyleyebiliriz. Cumhuriyet bu geleneği daha keskin ve sınırları belirlenmiş bir rotaya oturttu. 

Amerikan Siyaset Bilimi yaklaşımı dönemin siyaset ve sosyal bilimlerini incelemek ve sorunlara çözüm üretmek için “pozitivist bir ilerlemecilik” anlayışını benimsemiş sayılabilir. Bu dönemde özellikle Amerikan akademisi, sosyal bilimleri ve hatta bürokrasisi için belirleyici anlayışı Amerikan Siyaset Bilimi yaklaşımı oluşturuyor diyebiliriz. Bu anlayışın temeli, olguları istatistik verilere dayanarak incelemek, davranış bilimleri gibi fiziki bir anlayışla sosyal olaylara yaklaşmak ve sonunda pozitivist bir veri değerlendirme metoduyla tüm sosyal hadiseleri teknokratik bir yaklaşımla çözüme kavuşturabilmekti. Bu yaklaşımın esas özelliği içinde bulunduğu ân ile ilgilenmek; yaşanan sıkıntıların temelinde yatan tarih, kültür, zihniyet ve bağlam ile sosyal meseleleri değerlendirmek ihtiyacı hissetmemesiydi. 

Tanel Demirel çalışmasında bu yaklaşımın(ASB), Türk Akademisini, Türk Siyaset ve Sosyal Bilimlerini yakından ve derinden etkilediğini söylüyor. Kemalizm’in yaratmak istediği anlayışın bilimci, pozitivist ve ilerlemeci mottosuyla Amerikan Siyaset Bilimi yaklaşımının dönem itibariyle örtüştüğünü zaten görmek mümkün. 

Kemalizm’in Cumhuriyet’e geçişle birlikte üzerini kalın bir örtüyle örtmek istediği Osmanlı döneminin tarih, gelenek ve zihniyetinden kopuş için Amerikan Siyaset Bilimi Yaklaşımının pozitivisit ilerlemeci metotlarını kendine yakın hissetmesi ve memlekette yeni kurulan akademik süreci bu hatta yönlendirmesi tabii görünüyor. Zira sosyal meseleleri tarihsel bağlamıyla ve zihniyet çözümlemesiyle ele almak girişimi Cumhuriyet’in yaratmak istediği yeni milletin kodlarını deforme etmeye müsait bir alan açabilirdi. Üstelik dönemin sosyal bilimler anlayışı özellikle Kıta Avrupası’nda pozitivist bir çizgiyle şekilleniyor ve sosyal bilimlerin kesin ve sabit yasaları olduğu inancı dünyayı derinden etkiliyordu. Kemalizm’in bu koşullardan bağımsız bir akademi ve siyaset bilimi yaratması hayali, bu sebeplerle birlikte değerlendirildiğinde dönem itibariyle elbette anlamsız kalır. 

Sosyal meselelerde pozitivizmin hâkim olması ve bundan memleketin etkilenmesi Kemalizm’le başlamış da değil, elbette evveli var. Kıta Avrupası’nda ortaya çıkan bu akım Auguste Comte ile çok büyük bir yaygınlık kazanmıştı. Dönemin akımlarından Vülger Materyalizm, Sosyal Darvinizm ve Bilimcilik bu sosyal pozitivizmle şekilleniyordu. Osmanlı son döneminde, Yeni Osmanlılardan İbrahim Şinasi, Fransız pozitivistleri ile görüşüyordu. Tanzimat’ın önemli devlet adamı Mustafa Reşid ve takipçisi Mithat Paşa Comte pozitivizminin tesiri altındaydı. Tanel Demirel’den aktarılana göre, Comte Reşid Paşa’ya yazarak, “insanlık dini olarak pozitivizmi Doğu dünyasında yayması” gerektiğini söylüyordu. İttihat Terakki kurucusu Doktor Ahmet Rıza Comte’tan esinlenerek cemiyetin adını “Nizam ve Terakki” olarak belirlemişti. Abdullah Cevdet, Beşir Fuad ve Rıza Tevfik örnekleriyle bunu çoğaltmak mümkün… 

Cumhuriyet sonrası Türk akademik hayatına gelindiğinde Amerikan Siyaset Bilimi (ASB) yaklaşımını birçok önemli isimde görmek de mümkün oluyor. Kemal Karpat, İlter Turan, Ergun Özbudun, Ersin Kalaycıoğlu, Metin Heper gibi Türk sosyal ve siyasal bilimlerinin kurucusu sayabileceğimiz isimlerde de meseleler aynı davranışsalcı geleneğin, pozitivist sosyal bilimciliğin tesiriyle modernist bir kuramla değerlendiriliyor. Bütün bu isimler lisans, yüksek lisans ve doktorasını Amerika’da davranışsalcı, pozitivist ilerlemeci sosyal bilimlerde ve sosyal bilimcilerle yapıyor. Ve ayrıca bu isimlerin çoğu Kemalizm’in kurucu kadroda yararlanmak istediği profile uygun ailelerden geliyor: Subay çocuğu, Bürokrat çocuğu, Öğretmen çocuğu vs. 

İlter Turan hocanın kitabının ismi bile “Siyasal Sistem ve Siyasal Davranış” olabilmiş. İlginç bir örnek ise Deniz Baykal, onun eseri ise “Siyasal Katılma- Bir Davranış İncelemesi” olarak karşımızda duruyor. Örnekleri ampirik biçimde Tanel Demirel eserinde temellendiriyor, belki gelecek yazılarımızda biz de değinebiliriz.   

İkinci yaklaşım Marksist gelenek, elbette bu yaklaşım da Cumhuriyet sonrası akademi, sosyal bilimler ve siyaset biliminde kendini gösteriyor. Marksizm’in tarihsel çözümlemedeki bütüncül ve sistematik yaklaşımı ile Hegelci tarihsel diyalektik birçok sosyal meseleyi açıklamakta büyülü bir etki yaratıyordu. Tarihsel materyalizm ve üretim ilişkilerinin sosyal dokuyu esas belirleyen olduğu iddiası da pozitivist ilerlemecilik fikrini destekliyordu. Bu durum Kemalizm ideolojisi içinde belli bir cazibeye sahipti elbette, tarihi pozitivist biçimde ele alan ve kollektivist devletçi bir tasavvur yine memleketin ideolojisiyle de yakınlık gösteriyordu.  

Niyazi Berkes, bu yaklaşım içinde çağdaşlaşmanın önündeki en büyük engel olarak gördüğü dini geleneksel yapıya Batıcı emperyalizmi de ekleyerek kuramlaştırıyor ve zikrediyordu. Doğan Avcıoğlu, yine “Türkiye’nin Düzeni” kitabında komprador burjuvaziyi yıkacak müdahaleci devlet fikrini savunuyor ve devlet kontrolünde milli burjuvazi tezini öneriyordu. İdris Küçükömer ise devletçi bürokratların temsil ettiği kurucu partiyi gerici olmakla, muhafazakâr hizmet anlayışını temsil eden partileri ise üretim ilişkileri bağlamında değerlendirerek ilerici konuma oturtuyordu. Bu örnekleri çoğaltmak ilerleyen yazılarda mümkün olacaktır ancak şimdilik bu katkılarla yetinelim. Üçüncü ve son yaklaşım olan Tarihselci/Yorumsamacı yaklaşım ise gerek Tanel Hoca’nın gerekse benim durduğum yeri daha fazla temsil eden bir yaklaşım. Bu yaklaşımı iki kavramla ilişkilendirmek mümkün: Hermenötik ve Interpretive. Hermenötik yaklaşım dar anlamıyla kutsal kitapların bağlam ve zihniyetle birlikte doğru yorumu ya da yasaların gerçek ruhu ve anlamı nasıl ortaya çıkabilir sorusunu merkeze alan felsefe, din, gelenek ve hukuku ilgilendiren çoklu bir yaklaşımı ifade ediyor. Interpretive yaklaşımlar ise insan ve kültür bilimlerinin doğa bilimleri metotlarıyla incelenemeyeceğini vurguluyor. 

Tarihselci/Yorumsamacı geleneğin en önemli temsilcileri şüphesiz Wilhem Diltey ve Max Weber. Sonrasında Peter Winch, Gadamer ve eleştirel teoriyle bilinen Jürgen Habermas. Foucault ve Derrida’nın da katkılarından bu yaklaşım içinde söz etmek mümkün. 

Bu yaklaşım sosyal ve siyasal bilimlerin kendi bağlamından, geleneğinden, tarihinden ve kültüründen koparılmadan bir zihniyet çerçevesinde incelenmesi gerektiğini söylüyor. Bunu yaparken elbette ampirik verileri yok saymıyor ancak verilerin arka planındaki süreci anlamanın ve açıklamanın önemini vurguluyor. Anlamak için tarihi ve bağlamı yok saymamak, sonrasında ise açıklamak için pozitivisit verileri kullanmanın gerekliliğini ifade ediyor. Ve en önemlisi Amerikan Siyaset Bilimi ve Marksist yaklaşım gibi sosyal pozitivizmden kaçınıyor, genellemeler yapmaya karşı mesafeli duruyor. Davranışı belirleyen unsurlarla birlikte eylemi ona verilen anlam ile yorumluyor, dar bir çerçevede ve daha göreceli alanlar bırakarak sosyal meseleleri açıklamaya çalışıyor. 

Bu geleneğin bizdeki en önemli temsilcileri Sabri Ülgener ve Şerif Mardin olarak karşımıza çıkıyor. Kemal Karpat ise hem ASB hem de Yorumsamacı yaklaşımda izleri görülebilen bir isim. Daha geriye gidersek tarihte Ahmet Cevdet Paşa ve Ziya Gökalp’ı bulmak mümkün. Ülgener, iktisat ve sosyal bilimleri Tarihselci/Yorumsamacı yaklaşımla bir zihniyet çerçevesinde ele alıyor. Şerif Mardin yine meseleleri çözümlerken bu gelenekle yakından ilişki kurabiliyor. 

Sonuç olarak, Türkiye bu üç farklı yaklaşımı ilk kez Tanel Demrel’in “Türk Siyasetini Anlamak” eserinde derli toplu biçimde ve analitik bir perspektifle okuma imkânı buldu. Bu yolun akademimizde ve siyasal geleneğe sunduğu eşsiz katkı bu çalışmaların devamıyla giderek artacaktır. Bu üç farklı yaklaşımı oldukça önemsiyorum ve fakat yorumsamacı geleneği ayrıca önemsiyorum, umarım daha detaylı bir biçimde seri halinde yazmak nasip olur.    

 

 

YORUMLAR
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Bunlar da İlginizi Çekebilir