26 Şubat 2020 Çarşamba
BIST 100
114365
%-0,37
DOLAR
6,1516
%0,09
EURO
6,6867
%-0,04
ALTIN
324.991
%0
10°/14°
İSTANBUL
Çok bulutlu
GÖRÜŞLER

Wilsonizm yahut neo-klasik Amerikan emperyalizmi

- Abdulkadir Aksöz yazdı.
21.01.2020  22:45
+
-

Akademik çalışmalarına Hindistan Amity Üniversitesi’nde devam eden Abdulkadir Aksöz “Amerikan idealizminin dünyaya vaat ettikleri ile sundukları arasındaki uçurumu anlamak için tarihi dikkatlice okumak yeterli” diyor.

ABDULKADİR AKSÖZ

Amerikan siyasi tarihinin en önemli başkanlarından biri olarak gösterilen Woodrow Wilson, görüşleriyle sadece Amerika’nın değil dünyanın ‘siyasal’ olana bakışını kökten değiştirmiştir. Sistematik açıdan Wilsonizm yahut Türkiye’de kalıplaşmış biçimiyle ‘Wilson İlkeleri’ demokrasi ve özgürlüğü temel alır. Wilson ilkeleri adı altında karşımıza çıkan bu idealist bakış açısı, bilhassa, Türkiye’de Kurtuluş Mücadelesi döneminin önemli bir ayrıntısını oluşturmaktadır. On Dört İlke olarak da kalıplaşan Wilson’un ‘özgür dünya, demokrasi inancı ve umudu’ Amerika’nın dünyaya sunduğu değerler sistemi şeklinde lanse edildi. Amerika’nın gücünü ve prestijini konsolide eden Wilsonizm kısa zamanda Washington’a tahminlerinin çok ötesinde bir kılavuz ve pusula oldu. Öyle ki Amerikan dış politikasının en temel amacı demokrasi ile liberal değerlerin tüm dünyaya yayılması ve enjekte edilmesiydi.

Wilson dünyada demokrasi ve özgürlük havarisi sıfatıyla tanınırken ABD, havarisinin izinde bu değerleri tüm dünyaya yayma misyonunu üstlendi. Misyoner bir dış politika ile Washington’un dünyaya empoze etmeye çalıştığı bu değerler, tek doğru yönetim biçimi ve örnek alınacak tek model olarak yansıtıldı. Demokrasi tüm halklar adına evrenselleştirilirken Wilson bu idealin yolunu açmıştır. Wilson idealizmi ABD’nin küresel hakimiyetine bir taraftan altyapı kazandırırken diğer taraftan meşruiyetini arttırmıştır. Bu bağlamda Wilson ilkeleri, Amerikan hegemonyasının ve süper gücünün tüm dünyaya dayatılmasının fikri altyapısını kurmuştur.

Wilson Avrupa’da ve dünyanın pek çok ülkesinde (Türkiye dahil) olumlu bir prestije sahiptir. Ancak dünyanın pek çok bölgesini istikrarsızlığa ve problemler yumağına bürüyen Wilsonizm’i militanca uygulayan Amerikan dış politika yapıcılarıdır. Wilson her ne kadar demokrasi havarisi ve uluslararası ilişkilere ahlak ilkesini getiren lider olarak tanınsa da daha başkanlığı dönemindeki uygulamaları büyük bir ikilemi gözler önüne sermektedir. Bu noktada sorgulayıcı ve Amerika’nın emperyalist politikalarına muhalif görüşleriyle tanınan Noam Chomsky’ye kulak vermek gerekiyor. Zira Chomsky “Dünya Düzeni: Eskisi Yenisi” adlı çalışmasında Wilson politikalarının emperyal bir amaç için nasıl şekillendirildiğini aktarmaktadır: “Britanya yepyeni bir açık sözlülükle, geçmişten gelen emperyal bir geleneğe atıfta bulunur; ABD ise yoluna çıkan herkesi ezip geçerken bu işi bir aziz kisvesine bürünerek yapmayı tercih eder. [Bu] Şiddetli askeri müdahalenin ve emperyal baskının en büyük en büyük taraftarlarından biri olan Wilson’un şerefine Wilson idealizmi olarak adlandırılmıştır.”

Birinci Dünya Savaşı’nın akabinde sunduğu ilkelerle uluslararası hukuka saygı, Milletler Cemiyeti hamlesi, gizli antlaşmaların kabul edilmemesi ve savaş sonrası toprak kazanmamayı esas alan bir dizi yeniliği uluslararası ilişkiler literatürüne Wilson kazandırmıştı. Ancak ne var ki bu ilkelerin Wilson tarafından tüm dünyaya bir yol gösterme ve öncülük etme olarak planlanarak anayasal sisteme bağlılık ve liberal demokrasinin yaygınlaşması güdüsü oportünist bir anlayışla uygulanmıştır. 1918 yılında Woodrow Wilson’ın emriyle Amerikan Deniz Piyadeleri Haiti’ye çıkarma yaparak Ulusal Meclisi dağıtmıştır. Nedeni de, işgalcilerin empoze ettiği ve ABD şirketlerine Haiti topraklarını satın alma hakkı veren bir anayasayı onaylamayı reddetmesiydi. Bir samimiyet ve gerçeklik testine tabi tutulduğunda Wilson’u diğer Amerikan başkanlarından ayıran önemli bir özelliğinin olmadığı görülür. Deniz Piyadelerinin süngülerinin gölgesi altında ABD’nin Haiti için hazırlamış olduğu anayasa, yüzde 99 ile kabul edilirken katılımın sadece yüzde 5’te kaldığını hatırlatalım. Amerikan yönetimi askeri müdahale ile Haiti’nin iç işlerine karışmış, Ulusal Meclisi’ni lağvetmiş ve akabinde kendi ticaret sistemini ülkede yaygınlaştıracak ve Amerikalıların işlerini kolaylaştıracak bir anayasayı silahların gölgesi altında yürürlüğe girmesini sağlamıştır. Tüm bunlara rağmen Woodrow Wilson tarihte adı demokrasi ve insan haklarıyla anılan ilk insanların başında gelmektedir.

Bu noktada tekrar Chomsky’nin sözleriyle ifade edecek olursak: “Ulusal Meclis’in zorla feshedilmesi ve ABD’nin dikte ettirdiği bir anayasanın zorla kabul ettirilmesiyle birlikte, köleliğin tekrar kurulması, Deniz Piyadelerinin katliamları ve terörü, halkı görülmedik ölçüde demir pençelerine alan devlete bağlı bir terörist gücün (Ulusal Muhafızlar) kurulması ve Wilson’un  istilacı ordularının biraz daha az yıkıcı davrandıkları Dominik Cumhuriyeti’nde olduğu gibi Haiti’nin ABD şirketlerinin eline geçmesi olguları da ‘tarih’ten sökülüp atıldı. Bu nedenle Wilson büyük bir ahlak hocası, kendi kaderini tayin hakkı ve özgürlük havarisi olarak saygı görmektedir.”

Amerikan idealizminin dünyaya vaat ettikleri ile sundukları arasındaki uçurumu anlamak için tarihi dikkatlice okumak yeterlidir. Wilson Birinci Dünya Savaşı’na evrensel özgürlüklerin savaşçısı rolünde ve tüm insanlık adına girdiğini ilan ettiği günden bu yana Amerika’nın düzenlediği tüm askeri operasyonlar ve işgal girişimleri bu şemsiyenin altında toplanarak hayat bulmuştur. Bu durum Amerika’nın eline dünya işlerine karışmak için sınırsız bir izin ve meşruiyet verdi. Kissinger’a göre Woodrow Wilson politik açıdan Amerika için bir mesih-papaz rolündeydi. Amerika Birleşik Devletleri’nin güvenliğini dünyanın neresinde olursa olsun her bölgenin güvenliğine endeksleyen Wilson, iyi niyetli polis rolünü ülkesine biçti. Böylelikle Amerikan değer yargılarının tüm dünyaya endoktrine edilmesi için gereken küresel müdahale kapısı ardına kadar açılmış oldu. Wilson Amerikan dış politikasına öylesine bir canlılık ve dinamizm kazandırdı ki kendisinden sonra gelen pek çok Amerikan Başkanı örneğin Nixon, Reagan, George W. Bush ve Obama, Wilsonizm’in çizdiği yola sadık kalarak neo-klasik emperyal politikaların uygulayıcılığına soyundular. Wilson’un erternasyonalizmi Amerikan liderlerinin başları ne zaman sıkışsa hep yardımcı olurken uluslararası müdahaleciliğin ve neoklasik emperyalizmin ruhsat belgesi olarak haline dönüşmüştür. Sonuçta kisveler ve sahte ilkeler üzerine inşa edilen bir emperyal imparatorluk olan Amerika’nın neo-klasik sömürgecilik anlayışını yaygın hale getirmesinde demokrasi, barış ve insan hakları bağlamında sürekli bir biçimde Wilson’u ve Wilsonizm’i kullanarak onu tüm dünyada bu denli yüceltmesine ve kutsallaştırmasına şaşırılmamalıdır.

BUNLARDA İLGİLİNİZİ ÇEKEBİLİR
ABD'de Türkiye nasıl konuşuluyor?
Türkiye, ikinci sıraya düşmüş durumda
Irak Şiilerinde ittifak arayışları
İran-Sadr yakınlaşması
‘Batı projesindeki çürüme’ ve transatlantik ilişkilerinin geleceği
YUKARI