Back To Top
Yapısal reform ya da iktisadi beka

Yapısal reform ya da iktisadi beka

 - Son Güncelleme: 27.06.2019 Perşembe 10:07
Yapısal reform ya da iktisadi beka
- A +

Albaraka Türk eski Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Ali Verçin “Türkiye bir yol ayrımında. Ya tekrar yabancı sermayenin Türkiye’ye akması sağlanıp ‘yalancı bolluk’ yaşanmaya çalışılacak. Ya da üretimin mümkün, fakat zor yollarından geçilerek hak edilecek yere gelinecek” diyor.

MEHMET ALİ VERÇİN YAZDI

Bugünlerde kafalar şaşkınlık derecesinde çok karışık. En çok duyulan klişe cümle: “…yatırımcılarda oluşan güven kaybıyla ülke ekonomisine arzu edilen sermaye girişi sağlanamıyor…” 

Önce bu yarım cümle ne diyor, neyi ima ettiğini anlamaya çalışalım. 

Bilindiği varsayılan ancak bilinmeyen kavramlar: 1- Yatırımcılar, 2- güven kaybı, 3- Ülke ekonomisi ve 4- Sermaye girişi... 

Yatırımcılar kimdir: T.C. vatandaşı veya değil, parayı yöneten yurtdışı yerleşiklerdir. 

Güven kaybı ne demektir: Veriler ve siyasi çalkantılardan dolayı, bu yatırımcıların, para kazanacaklarına dair inançlarının kaybolmasıdır. 

Ülke ekonomisi ile kastedilen: İktisadi faaliyet artsın ya da azalsın, varlıkların (yani bono, tahvil, hisse senedi vb.) alınıp satılması, refinansman (yani borcun borç ile ödenmesi) ya da bankalara kısa vadeli borç verilmesi anlamına gelmektedir.  

Sermaye Girişi: Kastedilen, yurtdışındaki yerleşiklerin Türkiye’nin bono ve tahvillerini ya da hisse senetlerini ve benzeri ürünleri yurtiçi yerleşiklerden satın almalarıdır. Ya da Türk bankalarına swap, arbitraj tipi yöntemlerle yardımcı olmalarıdır. Yardımın en yaygın çeşidi bankalara sendikasyon kredisi vermektir. Bu Sendikasyonların büyük bir kısmı bir yıl vadelidir. Miktarı az da olsa uzun vadeli sendikasyon kredileri vardır. Bugünlerde bu sendikasyon kredilerinin faizi, maalesef, çok yüksektir.  

Bu yurtdışı yerleşiklerin önemli bir kısmı, herhangi bir problem çıkması durumunda hızla Türkiye’yi terk etmek için tedbirlidirler. Gerekirse zararı da göze alarak ellerindeki bono, tahvil ve hisse senetlerini hemen satarlar. Türkiye’deki hızlı döviz kuru yükselişlerinin en önemli sebebi bu ani yurtdışı çıkış kararlarıdır. Şimdiye kadar hiç gerçekleşmedi veya benim haberim olmadı. Fakat bütün Sendikasyon Kredisi Sözleşmelerinde, bu yatırımcıların verdikleri kredileri geri çağırma hakkı vardır. Mealen bir örnek: “Türkiye’ye verilen kredi notlarının, 3 kredi derecelendirme şirketinden (S&P, Moody ve FITCH) ikisi tarafından BB-‘nin altına çekilmesi ve/veya CDS’ler 400 puanın üzerine çıkması durumunda, kredi verenlerin, bu sendikasyon kredisini geri çağırma hakkı vardır” gibi. 

Eğer yurt dışı yerleşiklerin parasının yönetimi bana tevdi edilse, ben de, şu ana kadar yapılanların neredeyse aynısını yapardım, diye düşünüyor ve hiç kimseyi suçlamıyor ya da komplo teorisi anlatmıyorum. 

BU BÖYLE OLMAK ZORUNDA MI? 

Bu yurtdışında yerleşik yatırımcıların, ülke ekonomisine, sermaye girişi yapmasına, Türkiye, gerçekten muhtaç mı? Bu giriş yapacak sermaye doğru kullanılırsa, en azından bazı finansal sorunlar çözülemez mi? Hem ekonomist ve finansçılar hem de hükümet yetkilileri yurt dışından Türkiye’ye para girsin de ne amaçla gelirse gelsin; olacak olan, şimdiye kadar olanların aynısı değil mi? İtiraz edince soruyorlar: Şimdi ne değişti de bu fonların girişinden vaz geçelim?  

Bu konuyu geriden alarak tartışmalı. Geçmiş yıllarda, paranın bol miktarda aktığı dönemlerde, Türkiye bundan çok yararlandı. Fakat aynı zamanda bu olgudan çok büyük ve kalıcı zararlar da gördü. Paranın çok bol olduğu yıllarda tam hissedilemedi fakat şimdi dönüp geriye bakıldığında ekonomide, gerçekten ölümcül olabilecek, bazı yaraların tedavi edildiği; fakat aynı zamanda kalıcı ve yaralayıcı yeni yaralar açıldığı da görülür. 

SERMAYE GİRİŞLERİNİN FAYDALARI 

2003 yılında, 140 milyar TL olan harcama bütçesinin yaklaşık 60 milyar TL’si, yani bütçenin yüzde 42’si borç faizi olarak ödeniyordu. 2018 yılında ise 830 milyar TL’lik bütçenin yaklaşık olarak 73 milyar TL’si borç faizi olarak ödendi, yani bütçenin yüzde 8.8’i kadar. Bu oranın daha düşük olduğu yıllar da oldu. İç borçların ortalama vadesi, 2003 yılında, 10 aydan bile daha kısaydı; bir ara 75 aya kadar çıktı. Hazine’nin borçlanma faizleri yüzde 50’nin üzerindeydi; bir ara yüzde 8’in bile altına indi. Borçların GSYH’ya oranı yüzde 72 civarındaydı; bugünlerde yüzde 32 civarına indi. O günlerde ihracat 40 milyar dolar bile değildi, bugünlerde 170 milyar doları aştı. 

Bu iyileşmenin mekanizması nasıl çalışıyordu? 

1- Yüksek fon girişleri sayesinde, 2002’de bir dolar 1.51 TL iken; 2008’de tam 1.28’e kadar düştü. Yani, 6 yıl içinde kurlar hiç artmadığı gibi, tam tersine yüzde 18 oranında düştü. 

2- Kurların düşüklüğü sebebiyle ithal ürünlerin fiyatı yerli mallardan daha ucuz hale geldi ve ithalat patladı: Hem ara hem tüketim hem de yatırım malları oluk oluk Türkiye’ye akmaya başladı. 

3- Yüksek ithalat sayesinde, gümrüklerde, devasa meblağlarda, kaynağında, KDV, ÖTV, Gümrük ve FON tahsilatları yapıldı. 

4- Başta bu fonlar ve artan iktisadi faaliyetler sayesinde bütçe gelirleri ve faiz dışı fazla oranları arttı, iç borç oranları azaltıldı, borçlanma faizleri düştü ve ortalama borçlanma süresi uzadı. Bütün dünya Türkiye’nin efsane bütçe başarılarından bahsetmeye başladı.  

5- Türkiye 2003-2019 döneminde bir trilyon dolardan fazla dış ticaret açığı verdi. Bu ithalat bedelinin yaklaşık yarısını borçlandı. Bolluğun ana kaynağı ve desteği dış borçtu. 

6- Bu bolluk ortamı sayesinde yurtiçi gelir arttı, hükümeti oluşturan AK Parti bu bolluk imkânlarını çok iyi yönettiği ve paylaştırdığı için, mesela 10 milyona yakın ek istihdam, 8 milyon yeni konut ve 10 milyonun üzerinde yeni araç gibi, girdiği bütün seçimleri kazandı. 

Ekonomik başarı açısından, adeta, rüya gibi geçen bu dönemin, aynı zamanda, çok zararlı bir dönem de olduğunu; her bakımdan, ekonomik bekamızı tehlikeye atan bu aynı zamanda zararlı uygulamalar ve eğilimleri de analiz edecek ve önerilerimi sunacağım. Bu altı yıllık sürede dolar kuru yüzde 18 düşerken, yurtiçi enflasyon tam yüzde 70 artmıştı. Yani ihracatçıların geliri reel olarak yüzde 18 azalırken giderleri yüzde 70 artmıştı. Bugün böyle bir şey gerçekleşirse ihracatımız için bir yıkım olur; o gün de yıkım olmuştu. 

BİR DAHA BÖYLE BİR DÖNEM YAŞANMASIN 

1- Bu baş edilemez para akımı ve ithal ürünlerin fiyatlarıyla, hem yurtiçinde hem de yurtdışında rekabet edemeyeceğini anlayan imalatçılarımız, önce ürettikleri ürünün ara mallarını ithal ettiler. 

2- Bu da ayakta kalmaya yetmeyince, rakiplerinin bazı bitmiş ürünlerini de ithal ettiler. 

3- Bu da yetmeyince ve üretirken devamlı zarar etiklerinden, imalatı terk edip tamamen ithalatçı oldular. Bugünün ithalatçılarının çoğu o günün imalatçılarıdır. 

4- Fındık, fıstık, incir kuru üzüm gibi tekele yakın nitelikte olunan ürünler hariç, tarımsal ürün üreticileri de ihracatı bıraktı ve onların da bir kısmı ithalatçı oldu. Çiftçi, arazilerini terk ederek şehre indi ve tarımsal ürün üretimi azaldı. Nüfusumuz artarken, tarımsal ürün ürettiğimiz araziler küçüldü. Bugün gerçekleşen tarımsal ürünler açığının ve ithalatının müsebbibi, kurların çok düşük olduğu o dönemdir.  

5- Hizmetler sektöründe doktor, mühendis ve benzeri mesleklerin TL olan maaşı dolara çevrildiğinde o kadar yüksekti ki, hizmet sektörlerimiz de yeterince gelişemedi. 

YOL AYRIMI YA DA BEKA MESELESİ 

Şimdi tam bir yol ayrımına gelindi. 

Ya tekrar yabancı sermayenin Türkiye’ye akması sağlanıp “yalancı bolluk” tekrar yaşanmaya çalışılacak. Ekonomiyi ayağa kaldırmakla ilgili tek iktisadi politika bu olursa; fon girişleri başarılsa da başarılamazsa da ülke tekrar darboğaza girecek. 

Ya da üretimin mümkün, fakat zor yollarından ve yıllarından geçilerek hak edilecek yere gelinecek. 

Gelir dağılımındaki eşitsizlikler konusunda dünya çapında ünlü bir ekonomist olan Branko Milanoviç,”tarihin hiçbir döneminde, Güney Akdeniz, yani Kuzey Afrika, ile Kuzey Akdeniz, yani Avrupa arasındaki gelir eşitsizliği hiç bu kadar açılmamıştı” diyor. Kuzey Akdeniz ile Güney Akdeniz arasındaki ateş gücü arasındaki fark daha da açık. Görünen ve tahmin edilen bütün gelecek senaryolarında da bir değişiklik beklenmiyor. Türkiye bu iki dünyayı ayıran çizginin tam ortasında yer almaktadır. Ya üretim ve çıktılarıyla Kuzey Akdeniz standartlarında bir toplum olacak ya da şimdiye kadar yaptıklarını yaparak Doğu Akdenizli olarak kalacak. Yani ne kuzeyli, ne güneyli. 

Türkiye’nin bugünlerde dâhi yukarıda anlatılan tipte bir sermaye akışına ihtiyacı yok kanaatindeyim. Teknik rakamları herkesle tartışabilirim. Reel sektör özel dinamikleri ve ortaklıkları sayesinde yurt dışı borçlarını her krizde çevirebilmiştir, son bir yılda da çok rahat çevirdi. Kamunun borcu yüksek değil ve geri ödemesi veya yenilemesi gereken miktarlar çok düşüktür. Haziran ayında, TCMB ve bankalarımızda kullanılabilecek serbest döviz miktarı olan 130 milyar dolarlık meblağ tüm borçları çevirmek için güçlü tamponlar oluşturmaktadır. İlaveten cari fazla verilirse… 

ÇÖZÜME GİRİŞ 

İktisadi faaliyet ithalat yapılarak değil; imalat sanayinde, hizmetlerde ve tarımda, ihraç etmek amacıyla ürün üreterek ve üretim kapasiteleri doldurulduktan sonra da, yatırım harcamalarıyla, sürekli ek kapasiteler oluşturarak artırılabilir. Temin edilen her finansal imkânı, yurt dışı pazarlamaya, İhraç edilebilecek ürünlerin imalatını yapan makinaları almaya veya işlenerek ihraç edilebilecek yarı mamul ya da hammaddeye tahsis etmeli. İthal ikamesi yapan üretim makinaları ve ara ürünler de başlangıçta aynı amaca yöneliktir. Sonuçta imalat sanayinde, ihracata dayalı artan iktisadi faaliyetin etkisi dalga dalga diğer sektörlere de yansıyacaktır. 

Turizmden sağlığa, yazılımdan taahhüt işlerine kadar ihraç edilebilecek tüm hizmet ürünleri de, sürekli iyileştirmeler yapılarak ve yüksek teşvikler verilerek yapılandırılmalıdır. Tarımda çiftçileri zenginleştirecek kadar teşvik verilmelidir. Öyle ki bir karış toprak bile işlenmeden kalmasın. Para kazanan ve atıl bütün toprakları işleyen çiftçiler, böyle bir durumda, kazançlarını artırmak için verimliliği artırmaya çalışacaklardır. 

SONUÇ  

İlk etapta doğru şeyler yapılırsa ardışık adımlar da kendiliğinden gelebilir: Birincisi döviz kurunu düşürmeye çalışmaktan vazgeçilmelidir. İthalat yapmak istemeyen ve ihracat yapmayı hayati derecede önemli sayan bir ülke için atılması gereken ilk adım döviz kurunu doğru fiyatlamaktır. İhracat amaçlı bir üretim eko-sistemini içselleştirecek mekanizmalar benimsenirse, sürekli geliştirme yöntemleriyle, her gün mütevazı da olsa, katma değerin payı artırılabilir. Bugün, ekonomimiz piyasa dinamikleriyle, doğru yolda ilerliyor. Yani kurun fiyatının doğru olması, ithalatı pahalılaştırıp azaltırken, ihracatı teşvik ediyor.  

Bu sıraladığımız öneriler alınacak basit ve yalın tedbirlerle, mevcut ekonomik sistem içinde bile sağlanabilir. Sorunlarla yüzleşmeye açık, doğru analiz yapabilen, paydaşlarla bulguları paylaşabilen, yalpalamayan, sözüne güvenilir ve kredibilitesi olan bir ekonomi yönetimi bunları sağlayabilir. Sonraki adımlarda yapısal reform yapılmalıdır; yani mevcut üretilen ürün seti tedricen değiştirilmelidir; yani, çipli, pilli, optik ve LED ihtiva eden, ‘ya yazılımla üretilen ya da içinde yazılım olan ürünler’ üretilmelidir.   

X

Her an haberdar olmak ister misin?

Aşağıdaki butona basarak tüm haberlerimizden anında haberdar olabilirsin. Tıpkı telefonunda olduğu gibi sana bildirimler göndereceğiz. Bu servisi dilediğin zaman iptal edebilirsin.

TIKLA HABERLER ANINDA ULAŞSIN