Kendi sonun için arada bir ‘yukarı’ bak

Kendi sonun için arada bir ‘yukarı’ bak

Leonardo DiCaprio ve Jennifer Lawrence’ın başrollerini paylaştığı ‘Don’t Look Up’ (Yukarı Bakma) Netflix’te tüm zamanların en çok izlenen 2. filmi oldu. Filmin yönetmeni Adam McKay ‘iklim krizi için Clark Kent düzeyinde bir kılık’ olarak nitelediği filmiyle, Hollywood felaket filmlerinin bütün ezberini bozuyor.

SALİHA SULTAN

İklim krizinin çözümüne dair hiçbir önerisi olmayan karanlık sonlu film, öte yandan Donald Trump’tan Elon Musk’a karikatürize ettiği karakterler üzerinden izleyiciye ‘kendi sonun için yukarı bak’ mesajını veriyor.

Süpermen’den, Kurtuluş Günü’ne bugüne kadar beyazperdeye yansıyan onlarca Hollywood felaket filmi, birilerinin dünyanın sonunun gelmesine neden olan bir krizi önlemek için gösterdiği kahramanca çabaları izleyiciye taşıdı.

Bu filmlerin hemen hepsinde son sahnede canlıların yaşaması için her şeyini feda etmeye hazır kederli Amerikan başkanlarını gördük, dünyayı son anda kurtaran bir bilim adamı veya sıradan bir kahramanla büyük zaferler tattık. Hepsinin izleyiciye verdiği önemli mesaj ise ‘siz sıradan yaşamınızı gönül rahatlığıyla sürdürün, bir yerlerde dünya için mücadele eden birileri her zaman var’ duygusu olsa gerekti…

Bugünlerde bütün dünyanın konuştuğu, Oscar ödüllü Adam McKay’in yönettiği ve kısa sürede Netflix’in şimdiye kadar en çok izlenen ikinci filmi olan ansambl oyuncu kadrolu ‘Don’t Look Up’ (Yukarı Bakma) ise Hollywood’un alışkın olduğumuz bu ezberini bozarak gündeme oturdu. Yönetmen McKay’in iklim krizine dikkat çeken hicvinde ne insanlığı önemseyen bir ABD Başkanı var (Meryl Streep), ne dünyanın sonunun geldiği haberini ciddiye alan bir medya, ne dünyayı son anda kurtaran bilim insanları (Leonardo DiCaprio, Jennifer Lawrence), ne de aramızdan çıkan sıradan bir kahraman.

Yönetmen McKay’in ‘iklim krizi için Clark Kent düzeyinde bir kılık’ olarak adlandırdığı film, dünyayı yok etmeye gelen bir kuyruklu yıldıza rağmen kimsenin kılını bile kıpırdatmadığını seyrettiğimiz, izleyicisini sonunda oldukça rahatsız edici bir güvensizlik duygusuyla baş başa bırakan bir kara komedi.

TRUMP’TAN ELON MUSK’A HERKES BU FİLMDE: Öte yandan filmin yayınlanmasından bu yana, sosyal medyada izleyiciler filmdeki karakterlerin gerçek hayatta kimler olduğunu tartışıyor. Meryl Streep’in canlandırdığı ‘ABD Başkanı Janie Orlean’ karakteri için, oyuncunun sarı saçlarından doğru düzgün kuramadığı cümlelere, bilimsel verileri çarpıtmasından, mitinglerinden taktığı beysbol şapkasına her şey Trump’a benzetiliyor. Karakterin, görevinin son zamanlarında tüm bilimsel kanıtlara rağmen Kovid’i reddeden Trump’ın karikatürü olduğu düşünülüyor.

ABD Başkanının oğlunu canlandıran ve ‘Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü olan Jason Orlean’ karakteri de bu düşünceyi destekliyor. Beyaz Saray’da kurulan bu akraba ilişkisi Trump’ın yönetimi boyunca liyakat gözetmeksizin söz sahibi kıldığı çocukları ve damadının bir bileşimi olarak değerlendiriliyor. Jenniffer Lawrence’ın canlandırdığı ve dünyayı yok etmeye gelen kuyruklu yıldızı keşfeden, konunun medyada ‘sulandırılması’nın ardından öfkelendiği için sosyal medyada alay konusu olan ‘astronom Kate Dibiasky’nin yaşadıkları da İsveçli iklim eylemcisi Greta Thunberg’in 2018’den bu yana maruz kaldığı muameleye benzetiliyor. Filmde Mark Rylance’nin canlandırdığı, zengin iş adamı, ‘BASH Hücresel Teknoloji Şirketinin CEO’su Peter Isherwell’ karakteri, dünyanın son günlerinde bile nasıl kâr edeceğini düşünün tavrı ile Apple’ın eski CEO’su Steve Jobs’a, Facebook’un CEO’su Mark Zuckerberg’e ve SpaceX’in kurucusu Elon Musk’a benzetiliyor.

Cate Blanchett’in canlandırdığı TV’de sabah şovu sunan ve en ağır haberleri bile ‘komedi’ gibi aktaran ‘Brie Evantee’ karakterinde de MSNBC kanalının sabah programı Morning Joe’nun sunucularından Mika Brzezinski’den esinlenildiği konuşuluyor. Filmin kim olduğu en açık karakteri ise şarkıcı Ariana Grande’nin bir nevi kendisini canlandırdığı pop yıldızı karakteri ‘Riley Mina’. Mina filmde, sevgilisiyle ayrılıp barışması haberinin Dünya’nın yok olacağı haberinin önüne geçtiği bir pop şarkıcısı ancak kısa zamanda pastadan kendine bir pay çıkarıyor ve dünyayı kuyruklu yıldızdan kurtarma hareketinin ‘acıklı’ sesi haline geliyor.

Adını dünyayı yok etmeye gelen kuyruklu yıldızı görmezden gelerek, önündeki seçimden zaferle çıkmaya kilitlenen Amerikan başkanının mitinglerinde dillendirdiği ‘Yukarı Bakma’ sloganından alan filmin uzun süre konuşulacağı muhakkak. Film, bildiğimiz Hollywood klişelerin aksine karanlık sonunda iklim krizi konusunun çözümüne dair belli bir adrese veya izleyiciye net bir mesaj vermese de, izleyen herkesin bir anlığına dahi olsa ‘yukarıya’ daha dikkatli baktığı muhakkak.

İKLİM KRİZİ DUYARSIZLIĞINI GERÇEKTEN YAŞADI

Salgın nedeniyle dünyanın sonunun geldiği hissiyle dolduğumuz iki yılın ardından gelen film, ayrıca akıllara Ekim-Kasım 2021’de İskoçya’da 197 ülkenin bir araya geldiği Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’ndan (COP26) önce yayınlansa ne olurdu sorusunu da getiriyor.

Bu perspektifte, filme dair en can alıcı kritik, iklim krizi aktivisti George Monbiot’tan geldi. 4 Ocak’ta The Guardian’ında yer alan yazısında filmi izlerken ‘yetişkin hayatının yanından geçip gittiğini’ hissettiğini dile getiren Monbiot’un şu cümleleri ise oldukça yaralayıcı: “Filmdeki bilim adamları, gezegeni öldüren bir kuyruklu yıldızın yaklaşımına dikkat çekmeye çalışırken, medyanın ördüğü Büyük İnkar Duvarı’na kafalarını vurup 10 saniyelik dikkat süreleri ile politikacılara ulaşmaya çalışırken, tüm öfke ve yıllar boyunca hissettiğim hayal kırıklığı ve çaresizlik taştı.

Her şeyden önce, kuyruklu yıldızı keşfeden bilim adamı, bir sabah televizyon programında aptalca ünlü dedikoduları tarafından programın sonuna itildiğinde ve öfkeyle patladığında, kasım ayında ‘Günaydın Britanya’da kendi ürkütücü kontrol kaybımı hatırlattı. Glasgow’daki Cop26 iklim konferansından kısa bir süre sonra, hükümetler arasında en az ciddi olanın (görüşmelere ev sahipliği yapan Birleşik Krallık) tüm sorunların en ciddisine yükselmeyi başaramadığını gördük.

Bininci kez neyle karşı karşıya olduğumuzu açıklamaya çalıştım ve birden kendimi daha fazla tutamadım. Canlı yayında gözyaşlarına boğuldum.” Yaşananların ardından sosyal medyada tıpkı filmdeki gibi aşağılandığını belirten Monbiot, “Ancak nerede olduğumuzu ve bizi neyin beklediğini bilerek, güç sahiplerinin kayıtsızlığını, varoluşsal sorunumun önemsiz şeyler karşısında nasıl marjinalleştirildiğini görerek şu an anlıyorum ki kendimi kaybetmemiş olsaydım sorun bende olurdu” cümlesiyle ifade ediyor filmin ardından düşündüklerini.

Öne Çıkanlar
Diğer Haberler
Son Dakika Haberleri
KARAR.COM’DAN