Vefatının 20. yılında Erol Akyavaş

Miraçname ressamı Erol Akyavaş “dâr-ı beka”ya göçeli tam yirmi yıl olmuş. Geçen cuma akşamı dostları İstanbul Modern’de bir araya gelerek büyük sanatkârı andılar.

Daha dünmüş gibi hatırlıyorum, 1997 yazında bir gün telefonum çaldı, Erol ağabey arıyordu, doktorların geçmeyen öksürüğünden şüphelendiklerini, bu sebeple sağlık sigortasının bulunduğu Amerika’ya gideceğini söyledi. Beni aramasının sebebi o sırada birlikte çalıştığımız bir projeydi. Ona tanıştığımız günlerde Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ından söz etmiştim. Büyük dayısı Abdülbaki Gölpınarlı’nın neşrettiği Hüsn ü Aşk’ı bulup okudu, çok etkilendi ve Miraçname gibi bir baskı serisi için hazırlanmaya başladı. Metnini de ben yazacaktım.

Ne yazık ki, büyük sanatkâr çok nâdir görülen ve tedavisi mümkün olmayan bir kanser türüne yakalanmıştı. Amerika’da bütün tedavi usulleri denendiği halde ancak bir yıl yaşayabildi. Kendisini 19 Nisan 1999 Salı günü kaybetmiş, restorasyonuna maddi katkıda bulunduğu Kızıltoprak Zühtü Paşa Camii’nde kıldığımız cenaze namazından sonra Kanlıca’da toprağa vermiştik.

***

Erol Akyavaş’ın önemini 1987 yılında Galeri Nev’de sergilediği Miraçname sersini gördükten sonra fark etmiştim. 1989’da Tercüman gazetesini ziyaretinde Rauf Tamer’in odasında tanıştık, hemen o gün kendisiyle bir röportaj yaptım. Dostluğumuz böyle başladı. Sonraki çalışmalarını çok yakından takip ettim ve hakkında birçok yazı yazdım. Portreler yazmaya başladığımda aklıma gelen ilk isim de Erol Akyavaş olmuştu. Savaş sırasında (1995) Bosna seyahatine birlikte çıktık; “Utanıyorum, O Halde Varım” adlı projesinden ilk bana bahsetti.

Akyavaş’ın asıl mesleği mimarlıktı; fakat sonunda ilk göz ağrısı olan resimde karar kılmış, ilk sergisiyle New York Modern Sanat Müzesi’ne girmeyi başardığı gibi, aynı müzenin 1963 yılında hazırladığı, çeşitli sanat merkezlerinde tekrarlanan “Modern Resmin Tarihi” sergisinde temsil edilen tek Türk ressamı olmuştu.

Ressamlığının yanı sıra, geniş kültürü, mizah yüklü konuşma üslûbu ve kendine has argosuyla sohbetine doyu­lamaz bir hayat adamıydı. Yaklaşık otuz yıl Amerika’da yaşadığı halde, ayaklarını kendi ülkesinin topraklarına sağlam bir şekilde basardı; içinden geldiği medeniyetin değerlerine yönelerek yepyeni sentezlere ulaşmıştı. Modernliğin yabancılaştırıcı ve dayanılmaz baskısına rağmen, geleneğin vazgeçilmez değerlerini sanat yoluyla yeniden hayatımızın bir parçası hâline getirmeye çalışan Akyavaş’ın yapmak istediği, modernleşme tarihimizde örneği pek az bulunan, içinden geldiğimiz dünyanın estetik tercihlerini de büyük ölçüde belirleyen tasavvufu modern resmin araçlarını ve imkânlarını kullanarak yeniden okumaktı. Kendisiyle 1989 ekiminde yaptığım röportajda “Bir ömür boyu Miraçname yapabilirim,” demişti. Bir ömür boyu Miraçname yapmadı ama, verdiği eserle hep aynı istikametteydi: Kerbela, Gazzâli, Kimya-yı Saadet, Hallâc-ı Mansur’un Pasyonu, Fermanlar, Hazreti Ali resimleri, Fihi Mafih, İkonoklastlar için İkonalar...

***

İslâm tasavvufu ve sanatıyla içli dışlılık, Erol Akyavaş’ı ister istemez tasvir yasağı meselesine götürmüştü. Ancak entelektüel birikimi, üç semavi dinde de var olduğu için evrensel bir nitelik taşıyan bu yasağı basit bir resim ve heykel yasağı olarak değil, daha temel bir ilke olarak kavramasını sağladı. Yaşadığı son derece heyecan verici resim macerasının sonunda bir çeşit bilgeliğe ulaşmıştı. İkonoklastlar İçin İkonalar dizisi, sanatla bilgeliğin buluştuğu benzersiz bir çalışmadır. Para temasını işlediği bu seride, bir yandan antik sikkelerde beliren suretleriyle putlaştırılmış tiranları, dolayısıyla tiranlığı, totalitarizmi; bir yandan da para fikri etrafında maddeciliği ve maddeci Batı dünyasını yargılıyor ve “tasvir yasağı” meselesine yeni bir yorum getiriyordu, Tasvir yasağı eğer genel bir “putlaştırma” yasağı olarak anlaşılırsa, bütün zamanlar için geçerli bir evrensel ilkeye ulaşılabilirdi.

19-04/20/ekran-resmi-2019-04-20-233615.png

İkonoklastlar için İkonalar dizisi, bu yeniden okuma çabasının bir ürünüdür. Lamine edilmiş saydam bloklar içinde antik sikke diaları, üstüste harfler, şekiller ve sıcak renklerle elde edilen ışıltılı dünyada erirken, seyredenlere çarpıcı mesajlar ileten dokuz parçalık bir seri...

Erol Akyavaş, modern bir ressam olarak, kendi çağının içinden ve problemleri arasından geleneğe bakarken, bu problemlere en doğru cevabı, sanattan politikaya kadar her alanda kar­şımıza çıkan putlaştırma eğilimine ve eylemlerine karşı dikkatli olmaya davet eden Tevhid ilkesinde bulmuştu. Bu olağanüstü seri, aynı zamanda, sanat eserine kutsallık (dolayısıyla dokunulmazlık) atfederek onu adeta putlaştıran ve farkına varmadan sanatı dinin yerine ikame edenlere verilmiş bir cevaptı.

Büyük sanatkârı saygıyla anıyorum.

Derkenar

CEMAL TOY'UN 'YİTİK ZAMAN'I

Kendi kabuklarını kırmaya çalışarak var olmayan çalışan bazı genç ressamlarla tanıştırdığım rahmetli Erol Akyavaş, Cemal Toy’un resimleriyle ilgilenmiş ve “Bu çocukta gelecek var!” demişti. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden 1991 yılında mezun olan Toy, şimdi olgun bir ressam. Şu sıralarda Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde “Yitik Zaman” isimli bir sergisi var. Küratörlüğünü M. Lütfi Şen’in yaptığı, 1 Mayıs’a kadar açık kalacak olan bu nefis sergiyi sanatseverlerin kaçırmamalarını tavsiye ediyorum.

19-04/20/ekran-resmi-2019-04-20-233739.png

YORUMLAR (1)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
1 Yorum