"Giderayak" Azrail'le pazarlıklar

Şair İsmet Özel'i, "leylak kokusundan çoban çevgenine, arastadan ırmaklara çark ettiren dargınlık", siyasetçileri ettirmeyebiliyor.

Zaten siyasette ebedi küslüklerin, dargınlıkların olmayacağını Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan biliyoruz.

Esad'la, Sisi'yle baştan başlayıp temiz bir sayfa açmanız gerekebilir. Öyle diye onlardan sözünüzü sakınacak da değilsiniz üstelik.

Ne yani; eli kanlı katillerle aynı masaya oturamayacağınızı haykırdınız diye, icabında sil baştan yeni bir sayfa açamayacak mısınız?

İcaplar değişebiliyor.

Kim istemez Azrail'le pazarlığa oturmayı! Fakat Azrail, pazarlığa ne kadar kapalıysa hayat da o kadar açık.

Hayatı bir fikre veya duyguya hapsetmek, bir kalıba sokmak, bir hal üzere dondurmak ne mümkün!

Nazım Hikmet'in şu tatlı seslenişine nasip olurdu Azrail'le pazarlık, birine olsa:

"Giderayak işlerim var bitirilecek, giderayak/ Kurtardım ceylanı avcının elinden/ Ama daha baygın yatar, ayılamadı/ Kopardım portakalı dalından/ Ama kabuğu soyulamadı/ Oldum yıldızlarla haşir neşir/ Ama sayısı bir tamam sayılamadı/ Çektim kuyudan suyu/ Ama bardaklara konulamadı/ Güller dizildi tepsiye/ Ama taştan fincan oyulamadı/ Sevdalara doyulamadı/ Giderayak işlerim var bitirilecek, giderayak..."

Daha yapılacak işler vardır hep. Yarım kalacak sevdalar. Doyarak giden kim hayattan?

İsmet Özel; o yaşa erdirdiği, gençken canını almadığı için minnetini bildiriyor Münacaat'ta.

En çok da berrak bir sayfada gölgesini gezindirmeye heves ettiği için minnet duyar gibi.

Hangi berrak sayfa mı?

"Ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende/ Vakti vardıysa aşkın, onu beklemeliydi".

"Halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti".

Beklerken mi? Demediğini söylüyor, dilinin ucuna gelen her ne ise demediğini.

Hayata karşı yenilgiyi kabulleniş cümleleri, yanlış anlaşılıyor bizde.

"Böyle gelmiş böyle gider" deyimi, dünyayı değiştirmenin imkansızlığını anlatmaz. Değişimi durdurmanın imkansızlığındandır o, kanunu bu.

Hayatla kavga, değişimle kavgadır; kazanılmaz. İnatlaşmaya da gelmiyor.

Geçen akşam dostlarla konuşuyoruz...

Şairi çarşıdan ırmaklara çark ettiren dargınlık, neden herkesi çark ettiremiyor?

Ve aynı şair, 'ne fark eder derken bilmeden farkı istediğini' kavrıyor. Peki halka aşık siyasetçiler için niye hiç fark etmiyor da her yol mübah?

Shakespeare, İngilizceye en çok kelime ve deyiş kazandıran oyun yazarı diye övülür. "Silly"; mutlu, masum manalarına kullanılırken alık, salak anlamını ilk veren o. Avon'un Ozanı! Kelimenin eski versiyonu ve anlamını bozarak yapmış.

Tiyatrocu Öztürk Serengil de kelimelerle oynadı. 'Yaşa'yı 'yeşşe', argo 'keltoş'u 'kelaj' yaptı. Yeni deyiş ve tabirler türetti. Ama Türkçeye kattıkları, memnuniyet ve hayranlıkla karşılanmadı. Dili bozmakla suçlandı.

Ya da şunu alın...

Diyanet Reisi Erbaş, Türk müziğinin camide doğduğunu ve camiden yayıldığını söylemişti.

Gospel ile caz müziklerindeki atışma ve doğaçlama; cemaatin, çağrı-cevap şeklinde vaize katıldığı kiliseden çıktı. Protestanlığın ön açmasıyla.

Camilerde de cemaat, imamla etkileşime girer, koro halinde onu tekrarlar. Bizim ilahilerimizden niye benzer dini ve seküler müzik türleri gelişmedi?

Ray Charles; "It Must Be Jesus" ilahisini, "I Got a Woman" şarkısına çevirdi. Öztürk Serengil'in çektiği kadar tepki çekmedi. Timur Selçuk'un "İspanyol Meyhanesi"ni, "İsmail'in Meyhanesi" diye parodiye bozmuştu, hepsi bu.

Nerede değişime açık, nerede kapalı olunacağı konusunda ayrıştığımız için mi? Nedir temel farkımız?

Gönül Akkor'dan öneririm: "Böyle gelmiş böyle geçer dünya, günlerimiz bitecek bir gün saya saya."

YORUMLAR (36)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
36 Yorum