Şu hayalkârın bize yaptığı!

Hikâye, insanın doğduğundan beri ihtiyaç duyduğu bir gıda gibidir. Sanki bir bebek, açlıkla sızlar da, annesinin sütüyle sakinleşir, hatta sakinleşmekle kalmaz, gözlerini sonsuz bir rahatlıkla kapatır ve ağzının kıvrımında bir gülücükle olağanüstü bir rüyaya dalar ya… Hikâye dinlemek –şimdi okumak- de böyledir bence. Hikâye anlatıcısı, kimi kez içinde bulunduğu zaman ve mekânda bunalan insana –hele hastalıklarla, ekonomik sorunlarla, savaş ve çatışmalarla bunalan modern insana- süt veren şefkatli bir anne gibidir. Dinleyen/ okuyan, sütün o insanı kendinden geçiren tadı, kokusu ve ona karışan ninniyle, kendini sıkan zaman ve mekândan bir süreliğine de olsa kurtulur. Süt (hikâye) onu bir meleğin kanatlarına alıp, çok uzak diyarlara, bir hayal âlemine götürür… Tam da bu noktada düşündüm! Hikâye dinlemeye neden ihtiyaç duyuyordu insan? Hikâyenin işlevi neydi, hangi eksiği tamamlıyordu? Unutmak, dedim sonra unutmak! Unutmayı sağlıyordu. Nasıl ki bebek, emdiği sütle biyolojik eksikliğini unutuyor ve hatta o hazla tatlı bir rüyaya dalıyorsa, hikâye okuyan da kendini kuşatan bu zaman ve mekândan, gürültüden, kavgadan, karmaşık ve kirli ilişkilerden, belki de çözemediği sorun(n)lardan bir süreliğine kopuyor; dolayısıyla unutuyordu. Hikâyenin ana işlevi buydu: İnsanın, var olduğu, ama açıklayamadığı, hatta yer yer ‘saçma’ bulduğu bu dar dünya ve zamandan unutarak kurtulmasını, arzularına hayalen de olsa kavuşmasını sağlıyordu. Gerçek ağır, ezici ve hapsediciydi, hikâye insanı bu mahpusluktan kurtarıyordu.

O hâlde şöyle diyebilir miyiz? Geleneksel hikâye anlatıcısı -modern zamanlarda yazar- insanı kuşatan bu dar dünya ve zamandan kurtaran, ona hayalî dünyalar, evler kuran bir büyücü, kelimenin tam anlamıyla bir ‘hayalkâr’ değil de nedir? Ama usta hayalkâr, dinleyicisini kurguladığı dünyaya rapteden, ona geçici de olsa ayağını bastığı yeri unutturan, onu yarattığı karakterlerle özdeşleştirebilen kişidir. İşte bu noktada dinleyenin ruhuyla anlatanın ruhu, anlatılan şeyde birleşir. Dinleyen de anlatan da, meselâ hikâyedeki kızıl derilinin atının üstündedir, onunla birlikte dörtnala bir maceraya atılmıştır artık.

Dinlemek gibi anlatmak da bir haz. Anlatıcı, ah o gezgin, eski çağların denizcisi, bir limana varıp yerleşik insanları karşısına toplayıp, onların hiç görmediği iklimleri, insanları, vahşi ormanları veya olayları görmenin verdiği masum üstünlükten elbette bir haz duyuyordu. O güngörmüş bilge edasıyla çubuğunu ateşleyip, bir ocak etrafında kendisine merakla kulak kesilmiş insanlara hikâyesini anlatmaya başlayınca, hem yaşadıkları ve gördüklerini yeniden hatırlamanın hem de öğretme’nin zevkini tadıyordu. Dinleyenler unuturken, anlatan hatırlıyor. Ama artık ikisi de anlatılan dünyanın engin topraklarındadır. O topraklarda özgürce at koşturmaktadırlar. Büyük haz!

Bütün bunlar nereden aklıma geldi? Nikolay Leskov’un “Mühürlü Melek” (Helikopter Yayınevi, 2016) adlı uzun hikâyesinden. Noel’le paskalya arasında, Vasilyev gününün arifesinde, hava çıldırmış gibidir, dışarıda kar, tipi, dondurucu bir soğuk! Uçsuz bucaksız steplerin orta yerinde bir han. Gece. Yolcular tıkış tıkış. Belki de sanki dünyadan elini eteğini çekmiş gibi yanan güngörmüş bir ocağın etrafında oturuyorlar. Kızıl saçlı, saçı sakalı birbirine karışmış bir derviş, kendisine bir meleğin rehberlik ettiğini ve onu gördüğünü söylüyor. İşte burada, sıcak ocak başında, kızıl alevler birbirine sarılırken perde açılır. Ocağın etrafındakiler merakla kulak kesilirler! Bütün dinleyenlerin zihninde şu soru: “çabucak anlatıverin şunu: nasıl görebildiniz meleği, size ne yaptı?” (s. 8)

Ah bu soru! Bu soru değil midir hepimizi bir hikâyenin büyülü dünyasına sürükleyen?..

YORUMLAR (4)
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
4 Yorum