Bir başka Osmanlı hanedanı

Erken Osmanlı kroniklerinde anlatılan hiçbir şey tesadüfî olmadığı için ve bahusus modern tarihçiler bu kaynaklarda anlatılanları yorumlayarak Osmanlı tarihinin bu dönemi hakkında bazen radikal de olabilen sonuçlara ulaştıkları için “ak börk- kızıl börk” meselesine devam edelim.

Kısaca hatırlayacak olursak, bu kroniklerden Anonim ve Oruç Bey, Orhan Bey’in kardeşi Ali Paşa’nın, ona, bütün askerlerine kızıl börk giydirmesini, kendisinin ve bağımlılarının ise ak börk giymesini tavsiye ettiğini söylüyorlar, ak börk giymenin ve Anadolu’dan yaya asker yazmanın o zamandan kaldığı kaydını düşüyorlardı. Âşıkpaşazâde ise Alâeddin / Ali’nin sözlerini, etraftaki beylerin kızıl börk giydiği fakat Orhan’ın kullarının börklerinin ak olmasını önerdiği şeklinde aktarmaktaydı. Önemli olan nokta, üç kaynağın da Orhan’ın bağımlılarına / kullarına ak börk giydirilmesi ve bu börkleri giyen yaya asker sınıfının onun zamanında kurulduğu hususlarında birleşmeleridir.

19-05/04/ekran-resmi-2019-05-04-234748.png

Âşıkpaşazâde, diğer iki kaynakta olmayan bazı ayrıntılar veriyor, kendi ülkesinden asker yazmak ve askerlerinin sayısını çoğaltmak isteyen Orhan Bey’e, Alâeddin’in bu konuyu kadılara danışması gerektiğini söylediğini ve ancak Bilecik kadısı Çandarlı Karaca Halil’in onay vermesiyle yaya askeri yazıldığını vurguluyordu. Ben de Orhan’ın yaya asker yazmak istediğinde neden kadılara danışması gerektiğini sormuştum.

Osmanlı tarihçisi Colin Imber, ilk Osmanlı kroniklerine olan aşırı şüpheciliğiyle bilinir ve şüpheciliğini, bu kroniklerin, erken Osmanlı toplumu ve devletini anlamak için kaynak vasfına sahip olmadıkları noktasına kadar götürmüştür. Imber, iki ayrı makalesinde bu “börk meselesini” ele almış ve buradan yola çıkarak da Ali / Alâeddin Paşa’nın bütünüyle hayalî bir karakter olduğunu ileri sürmüştür. Imber, “Osman Gazi Efsanesi” adlı makalesinde, “Âşıkpaşazâde’nin, Osman’ın oğlu olduğu varsayılan, yaya adlı piyade askerinin hayalî kurucusu olan Alâeddin Paşa hakkındaki hikâyeleri de uydurmadır” diyor.

Ona göre, bu hikâyenin aslında, yayaların değil, kızıl börk giyen azapların ve ak börk giyen yeniçerilerin kökenleriyle ilgili olduğu göz çıkartacak kadar barizdir. Kroniklerde, ak börk giyen askerlerin “Orhan’a bağımlı köleler” olduklarının söylenmesi, bu kastedilen askerlerin yeniçeriler olduğunu gösterir çünkü yayalar köle değilken yeniçeriler öyledir. Mevcut kronik nüshalarının çoğunda bu köken hikâyesinin yeniçerilerle ilgili olduğu hususu bastırılmıştır çünkü onlar yeniçerilerin kurulması hikâyesini I. Murad’a atfetmektedirler. Dolayısıyla, bu kronikler, daha eski kaynaklarda yeniçerilerin kuruluşunu Ali Paşa’ya atfeden hikâyeyi değiştirme ihtiyacı duymuş ve onu yaya askerinin kurucusu olarak gösterme yoluna gitmişlerdir. Alâeddin Paşa ile ilgili diğer kayıtları da aktaran Imber, “Sonuç olarak, Alâeddin Paşa karakteri ilk sultanlara ilişkin çeşitli düzmece geleneklerden türemiştir. Köse Mihal gibi tamamıyla hayalîdir. Osman Gazi’nin diğer yoldaşları ve takipçileri de öyledir” şeklinde kesin bir hükme ulaşmıştır.

Imber, aslında, Alâeddin Paşa’nın neden hayalî olduğuna, belki de kendisine çok bariz geldiği için bir açıklama getirmemiştir. Orhan’ın beyliğinin başlangıcı gibi çok erken bir zamanda yeniçeri ve azap askerlerinin kuruluş öykülerine adı karışan bir Osmanlı şehzadesi ona çok anakronistik olarak görünmüş olmalıdır. Nitekim “İlk Dönem Osmanlı Tarihinde Düstur ve Düzmece” adlı makalesinde, yukarıda değindiğimiz görüşlerini tekrar ediyor ve “Ali Paşa’nın Yeniçerilerin ve Azabların başlığını tayin etmesi hikâyesi, muhtemelen bu askeri birliklerin kurulmasını düzmece Sultan Ali’ye atfeden, düzmece bir hikâyenin uyarlanmış halidir” diyor.

Oysa kroniklerin bu konuda anlattıklarını başka bir şekilde yorumlamak da mümkündür. Evvela, Âşıkpaşazâde (veya başka bir kronik) yaya sınıfı askerin kurucusunun, Imber’in anladığı gibi Alâeddin Paşa olduğunu söylemiyor. Tam aksine, Orhan kendi vilâyetinden yaya yazarak askerini çoğaltmak istediğinde Alâeddin’in “anı kadılara danış” diyerek görüş beyan etmekten çekindiğini ve sorumluluk almak istemediğini ondan öğreniyoruz. Her üç kaynakta da Alâeddin Paşa’ya atfedilen rol Orhan ve bağımlılarının / kullarının ak börk giymesini önermekten ibarettir. Hani, nerede söylüyor Alâeddin, Orhan’a yaya askeri teşkilâtı kurmasını?

Tarihî gerçekliğin aynen öyle olduğunu iddia etmeksizin ve yaya askeri kuruluşunun gerçekten de Orhan’ın beyliğinin başlangıçlarına gittiğini ileri sürmeksizin acaba bir Âşıkpaşazâde (ve diğer iki kroniği) anlama denemesi yapabilir miyiz? Alâeddin Paşa, kardeşine, onun ve onun bağımlılarının ak börk giymesini önerir. Bu, doğrudan beyin hane / kapı halkı olan askerlerin, beyliğin içinden hatta dışından, etraftaki beyliklerden gelerek savaşlarda Orhan’ın emrine girenlerden seçilmesini sağlayacaktır çünkü onların börkleri kızıldır. Beyin kapı halkının çoğu veya çok önemli bir kısmı da kullardan oluşmaktadır. Hem Osmanlı öncesindeki Abbasî, Selçuklu ve diğer İslâm devletlerindeki tecrübeyi hem de Osmanlı klasik dönemindeki kapıların / hanelerin kompozisyonunu dikkate alarak bunu söylemek mümkündür sanırım. Daha açık söyleyeyim, Orhan döneminde beyin kendine bağlı kullarının olması gayet mümkündür, hatta kaçınılmazdır ve çok daha önemlisi, bu kulların / bağımlıların yeniçeri olmaları da hiç gerekmiyor!

İşte, tarihî bağlamı böyle yeniden kurduğumuzda öyle gözü kör eden cinsten bir anakronizm de ortadan kalkıyor. Ayrıca, Âşıkpaşazâde’nin, Alâeddin’e atfettiği “kadılara” yani o dönemde tek oldukları düşünülen dinî- şer‘î otoritelere danışma gerekliliği de anlaşılır bir hâle geliyor. Orhan Bey, artık kendi beyliğinin içinden ve dışından gelen gönüllü askerlerin yani akıncı / gazilerin savaşlar için yeterli olmadığını düşünmekte ve kendi topraklarından, ücreti karşılığında yaya asker toplamak istemekteydi. Halktan kişilerin Âşıkpaşazâde’ye göre kadıya rüşvet vererek bu teşkilata girmeye bu kadar hevesli olmasının sebebi de bu nokta olmalıdır. Ne var ki, Orhan Bey, maddî karşılığını vererek topladığı askerlerin, gönüllüler gibi başlarına buyruk ve denetlenmesi güç birlikler olmasını değil, aynen kendi kapı halkı gibi sadece onun emriyle hareket edecek, disiplinli askerler olmasını istiyordu. Bunu sağlamanın en kolay yolu, yaya askerine de kapı halkının giydiği renk börkler giydirmekti.

Bu noktada ise dinî- hukukî bir mesele ortaya çıkmıştı. Hür kişiler olan yayalara köle olan kapı halkı gibi börkler giydirilmesi acaba bu hür doğmuş ve köleleştirilmeleri yasak olan kişilerin hukukunu ihlal eder miydi? Âşıkpaşazâde, Çandarlı Kara Halil’in bu projeye onay verdiğini belirtiyor ve yayaları kast ederek çok açık bir şekilde “Ve hem anlara dahi ak börk geyürdiler” diyor. Demek ki, dinî otorite kölelerin taktığı bir başlığın hür doğmuş Müslümanları köle gibi göstermeye yetmeyeceği yolunda görüş bildirmiş. Daha sonra yeniçeri ordusu oluşturulduğunda ise onların kul statüsünde olmalarından dolayı herhâlde böyle bir sıkıntı baş göstermemiş, savaşlarda esir edilen kişilerden oluşan ilk yeniçeriler, kolayca ak börk giyebilmiş ve sultanın kapısına eklemlenebilmişti. Kısacası, bu pasajın yorumlanmasında Imber’in değil, ondan çok önce konuyu ele alan J.A.B. Palmer’in görüşlerine daha yakın duruyor ve onların açıklama gücünün daha yüksek olduğunu düşünüyorum. Kroniklerdeki “ak börk- kızıl börk” faslı yeniçerilerin kuruluşuyla ilgili olmak zorunda değildir.

Bu hususu böylece tesbit ettiğimizde ise başka bir mesele ortaya çıkıyor. O asker sınıfının yeniçeriler olması gerekliliği diye bir şey yoksa o “anakronizmden” dolayı Orhan’ın Alâeddin diye bir kardeşinin hayalî olması durumu da haylice sarsılır. Imber, tabii ki Âşıkpaşazâde’nin Alâeddin için diğer söylediklerinin, dahası Osmanlı tahrir defterlerinde onun söylediklerini teyit edecek kayıtlar olduğunun farkındadır. Âşıkpaşazâde’ye göre, devlet işlerinden tamamen çekilen Alâeddin, kardeşinden sadece Kite ovasında Fodura adındaki bir köyü istemiş ve almıştı. Ayrıca, Bursa’da Kükürtlü semtinde bir tekke ve sur içinde iki de mescit yapmıştı.

Barkan, 1942 tarihli meşhur “Kolonizatör Türk Dervişleri” makalesinde sadece Edebâli’nin değil, Alâeddin Bey’in de izini bulmuştu. 1521 tarihli ve 1049 numaralı Bursa evkaf defterinde bulunan söz konusu kayıt şöyledir:

“Vakf-ı ‘Alâüddin Beğ tâbeserâh.

Karye-i Fudre tâbi‘-i Kete.

Merhum ‘Alâüddin Beğ bin Osman Beğ evlâdından Hızır Beğ oğlanlarından Mehmed Çelebi tasarruf ider. (…) Karye-i mezbûrede cüzhanlar ve zâviyesine vakf idüb tevliyeti evlâdına vakf-ı evlâd deyü vakfiyesinde şart itmiş. Mezkûr Mehmed Çelebi’den sonra oğlu İbrahim Çelebi tasarruf itmiş. Şimdiki halde mezkûr İbrahim Çelebi’nin kız karındaşı Paşa Hatun ve kızı Ayşe Hatun ve oğlu Şeyhî Çelebi’nin kızı Taci Hatun tasarruf idüb mütevelliyedir.”

Kayıt oldukça açıktır. Fudre / Fodura adlı bir köy Osmanlı devletinin kurucusu Osman Bey’in oğlu Alâeddin Bey adlı bir kişinin evladiyelik vakfıdır. Alâeddin Bey o köyün gelirinden bir kısmını köyde Kur’an okuyacak cüzhanlara ayırmış. Bahsi geçen zaviyenin de köyde olduğu, dolayısıyla Bursa- Kükürtlü’deki tekkeden başka olduğu anlaşılıyor. 1521’de, Alâeddin Bey’in soyu sadece kadın tarafından devam ediyormuş. Torunlarından İbrahim Çelebi de ölünce, vakfın idaresi onun kız kardeşi Paşa Hatun ile İbrahim Çelebi’nin kızına ve oğlundan olan kız torununa kalmış. Tahrir kaydı ayrıca, söz konusu zaviyenin “bilkülliye battal” olduğu konusunda haber alındığını, gerekli teftiş yapıldıktan sonra durumun gerçekten de öyle olduğunun ve zaviyenin “müşrif-i harâb” (yıkılmak üzere) olduğunun görüldüğünü ve bunun vakıfname şartlarıyla ve defterdeki kayıtlarla çeliştiğini de söylüyor.

Bundan başka, Barkan ve Meriçli’nin yayımladığı Hüdavendigâr Livası Tahrir Defterleri’nden, Yarhisar kazasında Karaağaç adlı bir köyün Alâeddin Bey vakfına ait olduğunu ve aynı köyün amme evkafı defterinde bir de Boklıca ve Kendir adlarıyla kaydedildiğini görüyoruz. Bu köy için “Alâüddin Beğ’ün vakfıdır. Bursa’da türbesine ve Orhan Beğ Medresesi’ne hâsılı sarf olunur” kaydı düşülmüştür. Yine aynı kaynaktan, Bursa şehrinde ‘Alâüddin Beğ adında bir mahalle olduğunu ve bu mahallede yaşayan zimmîlerin beylik taylara hizmet etmekle görevli olduğunu öğreniyoruz. Bu noktada sorulması gereken soru, bu arşiv kayıtlarının nasıl olup da Imber’in Alâeddin Paşa’nın hayalî bir kişi olduğu yolundaki kanaatini sorgulamaya yetmediğidir.

Bütün bu arşiv kayıtlarını zikreden Imber, onlarla Âşıkpaşazâde’nin anlatımı arasındaki uyuşmayı onun “on beşinci yüzyıl Bursa yer adlarını ve mahalli geleneklerini takip” etmesiyle açıklama yoluna gitmiştir. Imber, “Bu şahıs ve yer adları, gerçek kökenleri ne olursa olsun, popüler gelenekte efsanevi bir sultan veya Alaeddin adlı Sultan’ın bir kardeşi ile bağlantılıdır” diyor. Fodura köyüyle ilgili olarak da “Böyle bir iddianın, eğer kabul edilirse, vergi muafiyeti ve diğer ayrıcalıklar getireceği muhtemeldir” notunu düşüyor.

Âşıkpaşazâde’nin, Alâeddin Bey’in soyundan gelenleri bildiği “Tâ bu zamana değin evlâdından varıdı” demesinden de kolayca anlaşılıyor. Fakat tahrir kayıtlarını o tutmadığı için orada Alâeddin Bey’in Osman Gazi’nin oğlu olduğunun söylenmesi Âşıkpaşazâde’nin (veya başka bir kronikçinin) uydurması olamaz. Kaldı ki, Alâeddin Bey’in yaptırdığı iki camiden biri hâlâ mevcuttur ve Ekrem Hakkı Ayverdi haklıysa kitabesinden 726 / 1326’da, yani Bursa’nın fethinden hemen sonra yaptırıldığı anlaşılıyor. Ayrıca, Alâeddin Bey’in, Osman Gazi türbesi içinde sandukası vardır. Yaptırdığı bir hamam ayakta kalamamıştır ama kayıtlarda, cami ve hamamı desteklemek için vakfettiği başka köylerin adları var. Ayverdi, Bursa şeriye sicillerinde vakfiyelerin kaydedildiği 122 numaralı defterdeki 1333 tarihli vakfiyesinden Alâeddin Bey’in unvanlarını “El-Emirü’l-kebir (…) el-mücahid fi sebilallah katilü’l-kefere ve’l-mülhidin, avn el-guzzat ve’l-mücahidin” şeklinde aktarıyor. Bunlara bakılarak da Alâeddin Bey’in, bir ara ordu kumandanlığı yapmış olduğu söylenebilir. Tabii ki mahallesi de aynı isimle halen duruyor.

Muhakkak ki Alâeddin Bey hakkında da çeşitli rivayetler türemiştir ve daha doğruya ulaşmayı hedefleyen araştırmalar yapılmalıdır. Bütün bu verilerin hepsinin birden, sırf Osmanlının ilk dönemlerinde kardeşlerin iyi geçindiklerini göstermek için kroniklerce uydurulmadığı ise açıktır. Bir de sanırım külliyen gözden kaçan bir nokta var; Imber, Osmanlı sülalesine mensubiyet iddia etmenin bazı maddî ayrıcalıklar getireceğini ileri sürüyor. Oysa kardeş katlinin iyice yerleştiği ve Osmanlı sultanlarının kendi sülalelerinden olan veya o iddiada bulunanları buldukları yerde katlettikleri dönemlerde, Osman’ın soyundan geldiğini iddia etmenin götürüsü getirisinden çok daha büyük olurdu. Alâeddin Bey’in soyundan gelenlerin Osmanlı kimliği ile toplum içinde yaşamalarına nesiller boyunca izin verilmesi acaba bu ailenin başlangıcının kardeş katli usulünün kural olmadığı bir döneme kadar geri gitmesinden ve atalarının şeyhlik yoluna girmesinden dolayı olabilir mi?

YORUMLAR (10)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
10 Yorum