Havaî fişek havaîliği

Bir yaz bahçesinde az bulunan bir sükûn içerisinde oturuyorsunuz.

Kim bilir geçmişin ya da geleceğin hangi düşüncelerine dalıp gitmişsiniz.

Komşu evdeki yaşlı bir adamın hafif öksürüklerini duymaktasınız ara sıra.

Arada bir kafanızı kaldırıp çocukluktan kalma bir alışkanlıkla göğe bakıp yıldız aramaktasınız.

Çayınız biraz soğumuş olsa da içine daldığınız kimi anıların hatırına arada bir yudum almaktasınız soğuk çaydan.

Birden bir patlama sesi!

Nedir? Bir daha, bir daha ve sonra dakikalarca devam eden irili ufaklı patlama sesleri.

Peki neymiş? Havaî fişekli bir kutlama imiş.

Yaşgünü, nişan falan filan.

Ama neden gecenin onbirinde onikisinde diyeceksiniz. Eh, bunun cevabı gayet basit: Havaî fişek gecenin içinde koyu karanlıkta daha iyi görülür de ondan. Ya sesler? Canım bunu anlamayacak ne var; Ses de o sessizliğin içinde daha iyi patlayacağı için tabii ki.

Doğru, buna da eyvallah. Ama ya o sesten rahatsız olup ödü patlayan kuşlardan tutun, hasta yatağında sıçrayanlar, uyanıp ağlamaya başlayan bebekler, bozulan sohbetler, bölünen dalgın sessizlikler?...Onlara ne buyuruyorsunuz?

Ha bak şimdi izah edeyim, o da işin magandalığı!

Meskûn mahallerde hangi vesileyle olursa olsun silah atmayı nasıl yersiz buluyorsak, şimdilik kimseyi öldürmese de böyle gelişigüzel havai fişek patlatmalarını da benzer yersizlik katalogunda şıp diye buluyoruz.

Kimse bilmiyor, bu iş nasıl, hangi kıstaslarla izinleniyor ve sonu nereye varacak?

Artık sıradan kafelerde bile düzenlenebilen bu tuhaf magandalığa kim dur diyecek?

Ne yapmalı? Şehrin bazı bölgelerinde havaî fişek patlatma ve kimi egoist kurtçukları dökme alanları mı ihdas etmeli?

Havaî fişekli kutlama mı yapmak istiyorsun birader? Tabii neden olmasın. Ödersin şu kadar vergisini, havaî fişeklerini ve avaneni de alır gider orada dilediğince patlatırsın. Anlaştık mı? Hiç sanmıyorum.

Hâlâ kimi sözde afili magandalar, araba ya da motorsikletteki susturucuları söktürüp bazı aksâmın sesini modifiye ile ayrıca yükselterek bulvarlarda ve ara caddelerde korkunç rahatsız edici homurtularla kendini kaybetmiş bir deve gibi arz-ı endam etse de, çakar vaşaklığına alınan tedbirlerin bu kâbil mevzûlara da teşmil edilmesini umuyor, sessizce kuşe-i uzletimize çekilmek istiyoruz.

Eğer böyle bir şey mümkünse.

Yağmurun Diliyle

Ne çok acı var. Bir acı ilmihali gibi dolaşıyor milyonlarca insan ve biz, başkalarının acısına uzaktan bakmanın rahatıyla izliyoruz olan biteni. Ruh ağır ağır aşınıyor. Vahşet ve zulme verdiğimiz ilk tepki onu bilinçten engellemek. Sosyal normları çiğneyen bazı şeyler, yüksek sesle söylemek için fazla acı verici, işte bu yüzden bunlara “ifade edilemez” veya “sözle anlatılamaz” deniyor. Dilin lal olduğu anlar. Konuşulan dilin kekemeleştiği zamanlar. Dil an gelir paramparça olur da acıyı sırtlanamaz. Ancak vahşet ve zulüm sessizliğe gömülmeyi reddeder. Acı, tanıklık ister. Bu korkunç hadisenin vuku bulmuş olduğuna dair bir çığlık, bir inilti yol bulup vicdanlara ulaşır. İnkar etmeye çalışma isteği ne kadar güçlü olsa da, inkar işe yaramaz. Hayaletler, hikayeleri anlatılmadıkça mezarlarında rahatça yatamaz. Savaşın parçaladığı ailelere bakın, Halep’te can çekişen insanlığa bakın. Bu çocuklar nasıl iyileşecek? Ana babalarını eşlerini çocuklarını kaybeden insanlar dünyaya nasıl devam edebilecek? Bir söz, bir tanıklık gerek. İyileşmek için, ne kadar acı verici de olsa gerçeği hatırlamalı ve anlatmalıyız. (…)

Küçük Suriye’linin fotoğrafını hatırlıyor musunuz? Kameralar kendisine döndüğünde onları silah sanıp kollarını teslim işareti yaparak kaldıran yavrucağı?

Dünyanın anlamının kaybolduğu, hayatlarımız yerinde duruyor görünse de arka plandaki tutarlılık duygusunun buharlaştığı, parçaların dört bir tarafa saçılıp aralarında bir ilişki kurulamadığı zamanlardır travma zamanları. Ruhun yersiz yurtsuzluğu. Ayaklarımızın altındaki zemin kayar, hayat yönsüz ve gayesiz kalakalır. Bir fırtına eser ve güven ağaçlarını yerinden söker atar, benliğin kök saldığı zemin berhava olur. “Dünya artık iyi bir yer ve insanlar güvenilir varlıklar değil” der örselenmiş kişi, “Ne dünyaya güvenebilirim, ne kendime veya dünya görüşüme. Her şey anlamsız”. Ruhun depremi. Emniyet, tutarlılık ve düzen alt üst olmuş, dünya bir korku filmine dönüşmüştür.

Bir göçmen sadece savaşın acımasızlıklarına tanık ve kurban olmakla kalmaz, yurdunu ve yaşama biçimini yitirdiği için bir kültürel yas da tutar. Kültürel yas kendine ait olanı elinde tutamamanın, bir aşinalık olarak yurdunu kaybetmenin sonucudur. Türkiye büyük bir kahramanlık ve merhamet eylemiyle üç milyonu aşkın misafirini bağrına bastı, onları travmanın pençesinden şefkat ve güvenliğin koynuna taşımak istedi. Misafirlerimizin büyük bölümünün ruhsal açıdan örselenmiş insanlardan oluştuğunu unutmayalım. Bütün bu lakırdıyı şu cümleleri kurmak için ediyorum aslında: Onları misafir bildiysek, ne olur sözlerimiz bu incinmiş insanları daha da incitmesin. Ülkemiz bir Suriye olmanın eşiğinden dönmüşken, biz de örselenmenin depremini iliklerimize kadar yaşıyorken, muktedirlerin değil mazlumların dilini konuşarak sağaltalım yaraları.

Yağmurun bildiği dilde konuşalım. Kemal Sayar- ÇETO Dergisi 11. Sayıdan

YORUMLAR (4)
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
4 Yorum