Sıradan acı sevinçler ya da bir körpecik çiçek küpesi...

İkin beklenmedik çiçekler döküveriyor o. Bir, iki, üç…Hayır dört mü yoksa beş mi? Daha fazlası değil. Süzülüp giderken önce biraz bozarıp kararan sonra da birkaç damla tıpırtı bırakan buluta benziyor. Ferahlıkla felahlık arası bir sıçrayış çiçeklenişi anlayacağınız. İddiasız. Varla yok arası. Üstelik aşağıya doğru. Dikkat ettiniz mi? Yerçekiminin hüznü en çok meyve ve sebzeler çiçeğe durduğunda hissedilir. Teslimiyet bir üslup güzelliğine bürünür onlarda. Baştaki kimi keskinlikler ham meyvenin görünmesiyle kaybolur. O da koyu limon ağacı yeşili yaprakların arasından birer kız çocuğu küpesi benzeri parlarken öyle yaptı. İçten bir bilişle, aşağı sarkmanın ve oraya doğru büyümenin derdinde oldu. Gerçi ben bu biber denilen savaşçının öbek öbek, beş parmak birlikteliğinde kurşun benzeri yukarı doğru da hücum ettiğini de gördüm. O hücum şiddetiyledir ki damağa saldıkları acının dini imanı yoktur. Her familyada böyle isyankarlar bulunur. Her insanın saçı aşağı, yana doğru salınıp büyümez ya, kirpiyle de yarışır diklemesine! Lakin varlıkta ve oluşta hiza kolay kolay bozulmaz. Bir hamleyle, sakından boyun uzattıktan sonra aşağı eğilen bibercikler biraz sabırla endam ederler. İşte o beklenmedik çiçeklerin arasında biri daha belirmiş. İzin verin, koparmayın acımı koyulttukça o güzel mesafemi katedeyim. Zamanın boşluğunu keyfimce delip geçeyim, diyor.

Ben mi daha sabırlıyım o mu daha inatçı tartışsak bir sonuca varamayız. Onu geçen bahar bir çiçekçide görmüştüm. Serada karşılaşsak anlardım fakat bizim çiçekçi ona bir biber fidanı değil süs bitkisi havası vermişti. Geçici, uyduruk saksıda bir topak yaban toprakta can bulmuştu. O inatçı dik başlılığı gönlümü çelmişti. Kendimce başka bir şeyler mi bulmuştum havasında bilmiyorum. ‘Acıdır aman dikkat!’ uyarısını eksik etmemişti arkamdan çiçekçi. Bir poşetin içinde eve getirdim. Orta büyüklükte dikdörtgen bir saksıya yeniden diktim. Can suyu verdim. Çocukken annemin kendi icadı naylonla örtülü mini serada fide yetiştirmesini gün gün izler, gözü açılmamış kedi yavrusu gibi birbirine benzeyen fideler arasında hangisi biber hangisi patlıcan hangisi domates şaşmadan ayırt etmesine hayret ederdim. Bir buket çiçek tutmuşçasına annem toprağı hafiften eşeler, fideleri toprağa batırır, biberler tamam şimdi domateslere geçelim der ‘çizi’ adını verdiği yatakları sıralardı. Yazı kurtarmanın ferahlığı akardı annemin terleyen alnında. Sonra da gelsin can suyu. Doğal gübre ile tarazlanmış toprak güneşin de hüneriyle paytak fideleri gün gün yükseltirdi.

Tek başına bir biber fidanını balkona dikmek hayli ironik görünmüştü başta bana. Onca çiçek arasında onu yarıştıracak değildim. Hele şu pek gururlu Sicilya suratlı gelin taçlarının dikenleri yok mu? İzin versem bir gecede delik deşik ederlerdi mini yapraklarını. İçimde minyatür bir sebzelik kurmanın kımıltısıyla beklemeye durdum. Sabah güneşinin gıdası ve ikindi gölgesi bizim bibere iyi geldi. Birkaç hafta demeden çiçek döktü. Yaz boyu biber yumurtladı. Ağzı boğazı ateş denizine çeviren şiddetiyle acının saltanatını kurdu. Nasıl olsa Kasım ayında sönecek, gövdesi çürüyecek ve bir anıya dönüşecekti. Acaba dedim kendi kendime, onu dipten, toprağa yakın yerden gövdesinden ‘gül makasıyla’ kessem ne olur? Çiçek nasıl hayatta kalıyorsa o odunsu yapısıyla o da yaşar. Kışı atlatır. Denemenin kime ne zararı var?

İşte şu Temmuz ayında balkonda, üstelik bir bit istilasını da püskürterek çiçeklerin arasında salınan, neredeyse her on günde cömertçe biberler sunan bu gövde inadıyla halâ gönlümü çeliyor. Hemen herkesin başkası olmak uğruna kılıktan kılığa girdiği bir zamanda kendi acısında sebat göstermesi ona duyduğum saygıyı artırıyor. Sabah ilk işim onu gözlemek oluyor. Parmaklarımla toprağına dokunup nemini yokluyorum. Aman susuz, kimsesiz kalmasın. Geçen yaz koparmayıp dalında bıraktığımız biberler yavaş yavaş koyu, parlak kırmızıya büründü. Yalınkılıç birer geçmiş zaman Yeniçerisi gibi yol yürüdüler. Yan yana durdukları çiçeklere âdeta meydan okudular. Çiçeğe durmak hünerse o uzun uzun sarkan kırmızılar pekala özgür ve özgün çiçekti.

Biber ‘ağacı’, artık mini bir ağaç sayıyorum onu, kaç mevsim veya kaç yıl hayatta kalabilir bilmiyorum. Eğer tekrar bir bit sürüsü veya başka illet musallat olmazsa bu sonbahar sonunda onunla vedalaşmaya hiç niyetim yok. Yine ‘gül makasıyla’ gövdesinden budayacağım, kışın şiddetinden ve yokluğun azabından beri tuttuktan sonra gelecek yazın, gelecek bu günlerin düşünü kuracağım. Vaktiyle en uca götürdüğüm, eşik, sınır nedir bilmeden her türlü acı bibere aşkla sarıldığım günleri geride bıraktığım için de belki ona daha yakınlık gösteriyorum. Amansız acıyı dilimde damağımda değil gözümün önünde tutmak istiyorum. Üstelik böylesi hiç yakmıyor. Acı da güzelleşiyor. Dilim geçmiş günde acıya çok vardı. Şimdi düş ve temaşa devri.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.