Bir el çanıyla anayasal düzeni devirmeye teşebbüs...

Türkiye’de Pennsylvania deyince akla ne geldiği malum, ABD’de ise bağımsızlık bildirgesi, anayasa geliyor. 

Bir de çan ve kırmızı köprüler. 

Çan ve kapalı köprüler, Pennsylvania ile ilgili çizimler, takvimler ve hediyelik eşyalarda sık sık kullanılıyor. 

19’uncu yüzyılda nehirlerin üzerine yüzlercesi inşa edilmiş, eyaletin sert iklim şartları yüzünden üzeri kırmızıya boyalı ahşap çatıyla kapatılmış köprülerden halen 200’den fazlası ayakta. Gezi rotaları yapılan köprülerin en ünlüsü 1854’de açılmış, Amerikan İç Savaşı’na da tanıklık etmiş Sachs Covered Bridge. 

Eyaletin esas sembolü çanın ise ABD tarihi için kritik bir anlamı var. 

4 Temmuz 1776 günü 13 koloni adına aralarında Benjamin Franklin ve Thomas Jefferson’ın da olduğu temsilciler, İngiliz krallığından ayrılarak Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ni Pennsylvania’dan açıklamışlardı. 

Jefferson’ın kaleme aldığı Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin en meşhur paragrafında halkın, mutlak bir despotizme sürüklenen bir yönetimi yıkıp yenisini kurma hakkının altı çizilmişti: 

 “Gerçekler bizim için gayet açıktır: Tüm insanlar eşit yaratılmışlardır; Tanrı tarafından bağışlanmış, belli bazı vazgeçilemez haklara sahiptirler; yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişme hakları da bunların arasındadır. Bu hakları güvence altına almak amacıyla, insanlar kendi aralarında yönetimler kurarlar; bu yönetimler gerçek güçlerini, yönetilenlerin onamasından alırlar. Herhangi bir yönetim biçimi, bu hedeflere ulaşmada köstekleyici olmaya başladığında, bu yönetimi değiştirmek ya da düşünmek, yeni bir yönetim kurmak ve bu yeni yönetimin yetkilerini ve dayandığı temelleri, güvenlik ve mutluluklarını sağlayacağına en çok inandıkları bir biçimde düzenlemek ve kurmak, halkın hakkıdır. Aslında sağgörü, uzun bir geçmişi olan yönetimlerin sudan ve geçici nedenlerle değiştirilmemesini buyurur. Bu yüzden insanların durumlarını düzeltmek amacıyla alışılagelen yönetim biçimlerini değiştirmek yerine, kötülüklere katlanmayı yeğlediklerini deneyimler göstermiştir; ancak sürekli aynı amaca yönelik, uzun bir yolsuzluklar ve zorbalıklar silsilesi, ulusu, mutlak bir despotizme sürüklemek niyetini açığa vurursa, o zaman böyle bir yönetimi yıkmak ve gelecekteki güvenlikleri için yeni koruyucular seçmek, o ulusun hakkı ve görevidir.”

Bağımsızlık Bildirgesi okunduktan sonra bu haberi kutlamak için çalınan çan daha sonra Özgürlük Çanı adını aldı Pennsylvania’nın sembollerinden biri oldu. 

ABD’de özgürlüğü, demokrasiyi, anayasayı simgeleyen çan,
250 yıl sonra Türkiye’de ise hukuksuzluğun, keyfiliğin sembolü haline gelmiş Osman Kavala hakkında yazılan yeni iddianamede karşımıza çıktı. 

Üzerinde Pennsylvania eyaletinin adı, haritası ve en meşhur kırmızı köprülerinden Sachs Covered Bridge’in resmi olan klasik bir el çanı, önyargılar, faraziyeler, ‘kesin öyle olmuştur’larla dolu 64 sayfalık iddianamede üç müebbet istenen, ne kötü tesadüf ki “Anayasal düzeni devirmeye teşebbüs” suçlamasının elle tutulabilen tek somut delili.

O tek somut delile geçmeden yeni iddianame derken neden bahsettiğimizi biraz daha netleştirmeliyiz.

Çünkü bu köşede çok sayıda Kavala iddianamesi, davası yazısı okumuş olanların kafası haklı olarak karışmış olabilir. 

Çünkü artık mahkemelerin bile kafası karışmış durumda. 

Önceki gün Kavala hakkında yazılan yeni iddianameyi kabul eden mahkeme, “Sanık Osman Kavala’nın anayasal düzeni cebir ve şiddet yoluyla yıkmaya teşebbüs suçundan tutukluluk hâlinin devamına...” karar verdi. 

Halbuki, Kavala bu suçlamadan geçen Mart ayında tahliye edilmişti. 

Yani mahkemenin tutukluk halinin devamına karar verdiği suçlamadan tutuklu bile değildi. 

Kavala davası, bir adamı hapiste tutmak için hukuka karşı verilen bir mücadeleye döndüğü için kararlar, suçlamalar, iddianameler de birbirine karışmış durumda. 

Kısa bir özet yapmak gerekirse, 2017’de indiği Antep uçağından gözaltına alındıktan sonra geçen 1075  gün içinde Osman Kavala 4 kez tutuklandı, hakkında 3 kez tahliye ve 1 kez de beraat kararı verildi. 

Bu kararları hukuki olarak açıklamak mümkün değildi ama hiçbiri de sebepsiz değildi.  

2017’de bizzat Cumhurbaşkanı tarafından da dillendirilen günlerce gazete sayfalarından inmeyen büyük iddialarla tutuklandıktan sonra hakkındaki iddianame 1.5 yılda yazılamamıştı.

İddianamenin yazılması için baskılar artınca bir anda karşımıza altı yıl sonra bir Gezi soruşturması ve davası çıkıverdi. Osman Kavala da Gezi’nin organizatörü ve finansörü yapıldı. 

Dava sürerken, AİHM, 10 Aralık 2019'da Osman Kavala'nın “makul şüphe bulunmadan siyasi gerekçelerle tutuklandığı”na hükmetti ve tutukluluğun derhal sona erdirilmesini istedi.

Tam bu karar, itirazlar sonrası kesinleşecek ve Türkiye için bağlayıcı hale gelecekken 18 Şubat 2020'de Osman Kavala'nın da olduğu Gezi Parkı Davası'nda yargılanan tüm sanıklar beraat ediverdi. Onca iri iddia fos çıktı. 

Ama eşi ve yakınları onu hapishaneden çıkarmak için Silivri’ye gittiklerinde kötü bir sürprizle karşılaştılar. 

Kavala, o günün gecesi cezaevinden çıkamadan 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin yürütülen başka bir soruşturmada bir kez daha “Anayasal Düzeni Ortadan Kaldırmaya Teşebbüs” (TCK 309) suçlamasıyla tutuklanmıştı.

Bu suçtan yattığı tutuklu kalabileceği maksimum 2 yıllık süre dolduğu için 20 Mart 2020'de hakkında tahliye kararı verildi ama hukuk yine Kavala’yı hapiste tutmak için tedbirini önceden almıştı. 

9 Mart 2020’de "Devletin Gizli Kalması Gereken Bilgilerini Siyasal ve Askeri Casusluk için Temin Etme" suçlamasıyla tutuklandığı için yine cezaevinden çıkamadı.

29 Eylül’de tahliyeye bir kere daha yaklaştı. Anayasa Mahkemesi, ikinci tutukluluğuna yaptığı bireysel başvurusunu o gün görüşeceğini duyurmuştu. Ama o gün bir şey oldu ve Anayasa Mahkemesi dosyasını görüşmeyi erteledi. 

Ne olduğu bir saat sonra televizyon alt yazılarındaki haberle ortaya çıktı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Kavala hakkında ikinci iddianameyi hazırlamıştı. Bu büyük ‘tesadüfi’ gelişme yüzünden de Anayasa Mahkemesi, Kavala dosyasına bakmayı ertelemek zorunda kalmıştı.

Karşımızdaki 64 sayfalık iddianame işte Anayasa Mahkemesi’nin dosyayı görüşeceği güne yetiştirilmiş o iddianame.

Aceleye getirildiği için de, içinde yok yok. 

Okurken bir anda karşınıza “Uluslararası spekülatör George Soros’un Türkiye’deki temsilcisi konumundaki şüpheli Mehmet Osman Kavala’nın, bir plan ve senaryo dahilinde yürütülen Gezi Kalkışması’nın planlanmasında, uygulanmasında ve tüm ülke sathına yayılarak derinleştirilmesinde etkin rol oynadığı” diye başlayan, Kavala’nın geçen Şubat ayında yargılanıp beraat ettiği eski iddianamesinden sayfalar dolusu iddia çıkıyor.

Anlaşılan savcı daha bir yıl önce hakkında beraat kararı verilmiş iddialarla şansını bir kere daha denemiş. 

İddianamenin üçte biri Gezi davasından kalma iddialardan oluşuyor. Üçte biri iddianamenin diğer sanığı Henri Barkey hakkındaki iddialar. Geri kalan üçte biri ise insanı hayretler içinde bırakan faraziyelerden, tahminlerden ve Facebook paylaşımı gibi komplo teorilerinden ibaret.

Bu iddianamedeki illiyet bağı kurma, mantık yürütme ve suç üretme anlayışıyla Osman Kavala’yı bırakın 15 Temmuz darbe girişiminden, OJ Simpson davasından IŞİD’in Paris’teki Charlie Hebdo saldırısına kadar her şeyden yargılamak mümkün. 

Şaka değil. 

İddianamede Kavala ve Barkey, son altı yıldır Türkiye’de yaşanan terör olayları ve darbe girişimiyle böyle  böyle ilişkilendirilmiş.

Bir kaç örnek verelim. 

“Açık Toplum Enstitüsü’nün kurucusu George Soros’un Türkiye’ye gelişinin, FETÖ/PDY Silahlı Terör örgütünün yayın organı Zaman Gazetesi’nin 15 Temmuz darbe girişiminden yaklaşık 9 ay 10 gün önce yayınladığı “Gülen Bebek” adıyla bilinen reklam filminden birkaç hafta sonra gerçekleşmesi ve şüpheli Mehmet Osman Kavala’nın İshak Alaton’la birlikte George Soros ile görüşme yapması oldukça dikkat çekicidir.”

“Şüpheli Mehmet Osman Kavala’nın ise şüpheli Henri Jak Barkey’in İstanbul’a gelişinden bir gün sonra 27 Haziran 2016 tarihinde Diyarbakır İli’ne gittiği ve aynı gün İstanbul’a geri döndüğü tespit edilmiştir. Bu süreçler devam ederken önce 7 haziran 2016 tarihinde PKK/KCK silahlı terör örgütünün alt yapılanması olan TAK oluşumu tarafından Fatih ilçesi Vezneciler mevkiinde bombalı araçla 13 kişinin ölümü ile sonuçlanan intihar saldırısı gerçekleştirildiği, devamında 28 haziran 2016 tarihinde de Bakırköy Atatürk Havalimanında DEAŞ silahlı terör örgütü tarafından havaalanı içerisinde bombalı ve silahlı intihar saldırısında 48 kişinin ölümüne sebebiyet veren saldırının gerçekleştiği tespit edilmiştir.”

“Şüpheli Henri Jak Barkey’in, İstanbul ve Adana illerinde biz dizi görüşmeler yaptıktan sonra Irak Ülkesi’ne gittiği 13 Mart 2016 tarihinde Ankara İli’nde Kızılay Güvenpark’ta görevli emniyet mensuplarına yönelik PKK Silahlı Terör örgütü tarafından bombalı araçla saldırı düzenlendiği...”

“Şüpheli Henri Jak Barkey’in İstanbul İli’nde faaliyetlerde bulunmasının ardından 10 Mart günü Adana İli’ne gitmesiyle, aynı gün şüpheli Mehmet Osman Kavala’nın da Fransa’ya gittiği 10 –11 Mart 2016 tarihlerinde Fransa’da bulunduğu ve çeşitli görüşmeler yaptığı tespit edilmiştir. Şüpheli Henri Jak Barkey’in 7 – 10 Mart tarihleri arasında İstanbul İli’nde, 10 – 13 Mart tarihleri arasında Adana İli’nde yürüttüğü çalışmalar sonrası, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan 15 Temmuz darbe girişimi Akıncı üssü iddianamesinde anlatıldığı üzere darbe girişimini yöneten firari Adil Öksüz’ün, 14 Mart 2016 günü Ankara İli’ne giderek darbe hazırlığına ilişkin bir dizi toplantı yaptığı...” 

“Şüpheli Mehmet Osman Kavala’nın ise şüpheli Henri Jak Barkey’in Türkiye’den ayrılmasından sonra 6 Temmuz 2016 tarihinde Fransa Ülkesi’ne gittiği, 6 Temmuz– 10 Temmuz 2016 tarihleri arasında Fransa’da bulunduğu tespit edilmiştir. Bu süreçte, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan 15 Temmuz darbe girişimi Akıncı üssü iddianamesinde anlatıldığı üzere darbe girişimini yöneten firari Adil Öksüz, Kemal Batmaz ile birlikte 11 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ/PDY Silahlı Terör örgütü lideri Fetullah Gülen ile darbe girişimini son kez görüşmek üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmiş ve 13 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye’ye geri dönmüştür.”

Peki, olaylar arasında başka hiçbir ilişki kurulmadan, insanlar arasında iletişim, irtibat göstermeden sayfalar boyunca sadece böyle kronoloji üst üste çakıştırılarak nereye varılıyor? 

Okuyalım: 

“Yukarıda anlatılan süreç göz önünde bulundurulduğunda, şüpheliler Mehmet Osman Kavala ve Henri Jak Barkey’in 15 Temmuz darbe girişimi öncesindeki faaliyetlerinin darbe girişimi hazırlıkları ile kesiştiği, bu durumun her iki şüphelinin de 15 Temmuz darbe girişiminden önceden haberdar oldukları ve darbe girişiminin alt yapısını oluşturmak için yurtiçi ve yurtdışı bir dizi bağlantı kurdukları, son olarak da şüpheli Henri Jak Barkey’in 15 Temmuz günü Türkiye’ye gelerek darbe girişimini İstanbul Büyükada’da sabaha kadar takip ettiği ve yurtdışı bağlantılarını gece boyu devam ettirdiği anlaşılmıştır.”

Şaşkınlık verici olsa da Kavala ve Barkey hakkındaki darbe suçlamasını okudunuz.  

İddianamede haklarında üçer kez müebbet istenen “Anayasal Düzeni Ortadan Kaldırmaya Teşebbüs (TCK 309)” suçlamasının delili işte bu kronolojik çakışma. 

Peki iddianamenin diğer irice suçlaması, yani “Devletin Gizli Kalması Gereken Bilgilerini Siyasal ve Askeri Casusluk için Temin Etme (TCK 328)” suçlaması neye dayandırılmış?

Hazırsanız okuyalım. 

Çünkü ortada yine somut bir delil, suç tespiti değil bir akıl yürütme var. 

Ve herkese epey tanıdık gelecek bir akıl bu:

“Bu kapsamda şüphelilerin iddianamenin önceki bölümlerinde izah edilen eylemleri ve irtibatları ile faaliyetleri kapsamında, ülkemiz sosyolojik, ekonomik ve siyasal tabanının analiz edilmesi, toplumun sinir uçlarının tespiti ve gerektiğinde bunların harekete geçirilebilmesi maksadıyla legal görünümlü ancak illegal amaca hizmet eden stk’lar kurdukları ve bunların desteklenmesini sağladıkları, bu sayede toplumdaki ayrışmaların ortaya çıkarılmasında ve bunların derinleştirilmesinde araç olarak kullandıkları kurumlar üzerinden uygun şartlar altında faydalandıkları anlaşılmaktadır. Yukarıda da izah edildiği üzere kamuoyunda gezi parkı olayları olarak anılan dönemde harekete geçirilen bu hücreler, toplumda kısmen mevcut ve kendileri tarafından derinleştirilen ayrışmaları kullanarak soyut kavramlar etrafında toplumun farklı kesimlerini bir araya getirdikleri, bunun neticesinde her ideolojiden ve özellikle de marksist leninst ideolojiyi benimseyen terör örgütlerinin sahada mevcut bulunan potansiyel militan gücünden ve bu örgütlerin Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine yönelen sürekli bir eylem gayretinde olmaları sebebiyle kitlelerin sanal ve sosyal medya kullanılarak bir şekilde sokağa itildiği, davet edildiği, bu şekilde de terör örgütlerine eylemselliğe geçmeleri maksadıyla uygun ortam sağlandığı tespit edilmiştir. Bu şekilde toplum mühendisliği yöntemleriyle işletilen biçimde, şüphelilerin tespit edilebildiği kadarıyla kamuoyunda gezi parkı olayları olarak anılan dönemde açığa çıkmaya başlayan eylemleri ile Türkiye Cumhuriyeti Hükumetine yönelik olarak faaliyetlerde bulundukları, uzun yıllardır ülkemizde örgütledikleri ve maddi olarak destekledikleri stk’lar aracılığıyla elde etmiş oldukları sosyolojik, ekonomik ve siyasal içeriğe haiz olan devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri temin ederek amaçları doğrultusunda yabancı devletler lehine ve ülkemiz aleyhine kullandıkları...”

İşte bu da casusluk suçlaması.  

Türkiye’de bütün sivil toplum örgütü faaliyetlerini casusluk olarak bu paragrafın içine sokmak mümkün. 

Zaten iddianamede de bunun nadide örnekleri de verilmiş:

“Şüpheli Mehmet Osman Kavala, Anadolu Kültür A.Ş. aracılığıyla özellikle Kürt, Ermeni, Rum veya Hristiyan, Yahudi, Süryani, Ezidi kökenli vatandaşlarımıza yönelik ayrıştırıcı projeleri fonlayarak toplumsal ayrışmayı tetikleyici faaliyetler yürütmektedir.”

“Yine Şüpheli Mehmet Osman Kavala’nın Apple marka telefonunun yapılan incelemesinde, “Dersim’de köylerin yakıldığı ve halkın zorla göç ettirildiği” algısı oluşturan 1994 isimli belgesel filmini hazırlamak için yönetmen Devrim Tekinoğlu’na maddi kaynak gönderdiği anlaşılmıştır. İlk bakışta sanatsal çalışmalar olarak değerlendirilebilecek söz konusu belgeseller, aslında Kürt kökenli vatandaşlarımızın Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı aidiyet duygusunu yok etmeye yönelik provokatif çalışmalardır. Şüpheli Mehmet Osman Kavala, bu şekilde Kürt kökenli vatandaşlarımıza yönelik kültürel ve sanatsal faaliyetleri finanse ettiğini belirtse de esasında bu faaliyetler her defasında onları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından ayrıştırmayı, uzaklaştırmayı amaçlayan provokatif faaliyetler olarak gerçekleşmektedir.”

“Şüpheli Mehmet Osman Kavala’nın, kalkışma sürecinde İnsan Hakları İzleme Örgütü Türkiye Raportörü Emma Sinclair-WEBB’le çok sıkı ilişki içerisinde olduğu...”

“Aynı şekilde Ermeni kökenli vatandaşlarımıza yönelik ise 1915 olaylarını sürekli gündemde tutarak ve sözde soykırım olarak niteleyerek, bu konuda lobi faaliyeti yürüterek Ermeni vatandaşlarımızın Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı olumsuz tutum içerisinde olmalarına zemin hazırlamaktadır.”

“2013 yılı ve öncesinde başlayan sözde özgürlük temalı dünya kamuoyunda Arap baharı olarak bilinen olayları organize edip finanse eden açık toplum vakfının yöneticisi George Soros ile irtibatlı olduğu, açık toplum vakfının Arap ülkelerinde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti devletinde sosyal ve demografik yapıdaki farklılıkları öne çıkararak ayrıştırma ve toplumsal bölünmeleri hedef alarak ülke yönetimlerini değiştirmeyi hedeflediği..”

“İshak Alaton, şüpheli Mehmet Osman Kavala’nın babası Mehmet Kavala’dan itibaren çok uzun yıllardır Kavala ailesi ile sıkı ilişkileri olan birisidir. Açık Toplum Enstitüsü’nün Türkiye Temsilciliği’ni ve Türkiye’deki Açık Toplum Vakfı’nı şüpheli Mehmet Osman Kavala ile birlikte kurmuşlardır. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 17/11/2016 tarihinde tanık ifadesi alınan Cem Fadıl Bozkurt ifadesinde özetle; “... İshak Alaton’un FETÖ/PDY Silahlı Terör örgütü lideri Fetullah Gülen ile henüz Türkiye’de bulunduğu dönemlerden itibaren çok sıkı ilişkilerinin olduğunu...”

Bizzat Başbakan’ın özür dilediği Dersim katliamı ya da her yıl Cumhurbaşkanı’nın taziye yayınladığı 1915 olayları için belgesel çekmek, faaliyet yapmak suç, İnsan Hakları İzleme Örgütü raportörü ile ‘çok sıkı’ ilişkide olmak şüphe çekici,  Türkiye’nin başından beri desteklediği Arap Baharı da “sözde özgürlük temalı Soros’un desteklediği toplumsal bölünmeleri hedef alan” olaylar... Suçlamalardan dört yıl önce vefat eden işadamı İshak Alaton bile nasibini almış ama Türkiye’de Açık Toplum’un kurucusu, biyografisinde Pensilvanya’da Üç Gün diye özel bir bölüm olan Can Paker’den tabii ki bahis yok.

Uzatmamak için iddianamede önemli yer tutan 15-17 Temmuz 2016’da Büyükada Splendid Otel’deki toplantıyla ilgili iddialar için daha önce bu köşede çıkmış iki yazının linkini bırakalım.

https://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/devam-filmi-buyukada-2-5361

https://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/kavala-o-kuyuya-nasil-atildi-12879

Wilson Center ve GPOT’un ortaklaşa düzenlediği, İran nükleer anlaşmasının birinci yıldönümünde  3’ü Türk, 9’u yabancı 12 İran uzmanının katıldığı, bir turizm şirketinin organizasyonu yaptığı, önceden internetten duyurulmuş  “İran ve Komşuları” çalıştayıyla ilgili iddianamede “zamanlama manidar” dışında yeni bir iddia yok.

Sadece ABD’de karısını öldürmekten hapiste olan meşhur bir katil ile karıştırılıp, darbe gecesi suikastlar için Türkiye’ye getirildiği iddia edilen The Christian Science Monitor muhabiri 
Scott Peterson’a biçilen rol değişmiş: 

“Darbe girişiminin başarılı olması durumunda uluslararası kamuoyunu yönlendirici haberler yaparak dünya kamuoyuna servis etmesi amacıyla darbe girişimi gecesi Splendid Otel’de bulunduğuna dair bulgulara ulaşılmıştır.”

Halbuki adam sadece nişanlısı bu çalıştaya katıldığı için adadaydı.

Hotel çalışanlarından alınan ifadelerle toplantıyla ilgili şu sonuca varılmış:

“Şüpheli Henri Jak Barkey’in, 15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ/PDY silahlı terör Örgütü unsurları tarafından gerçekleştirilen darbe girişimini takip etmek, gerektiğinde
yönlendirmek ve özellikle darbenin başarılı olması sonrası darbenin uluslararası destekçileri ile koordinasyonu sağlamak üzere darbe girişimi gecesi Türkiye’de bulunduğu ve her türlü ihtimale karşı burada bulunmasını açıklayabilmesi amacıyla Splendid Otel’deki göstermelik bir toplantıyı organize ettiği, kendisiyle birlikte darbeyi takip etmesi için Ellen Beth Laipson, Ali Vaez ve Ellie Geranmayeh’i de toplantının katılımcıları arasında gösterdiği, darbe gecesi diğer katılımcıların darbe sürecini takip ettiğine dair bir bilgi bulunmamasına karşılık şüpheliler Henri Jak Barkey, Ellen B. Laipson ve Ali Vaez’in darbe girişimi süresince tüm gelişmeleri sabaha kadar birlikte takip ederek uluslararası irtibatları sağladıkları anlaşılmıştır”.

Darbe gecesi sabaha kadar darbe haberlerini takip etmek gerçekten de o gece 80 milyon insanın yaptığı çok şüphe çekici bir faaliyet. 

Ama şu basit sorunun cevabı yok. 

Bunca yabancı uzman (Çoğunun İran uzmanı olduğuna takılmadan) “darbe girişimini takip etmek, gerektiğinde yönlendirmek, uluslararası koordinasyonu sağlamak” gibi Washington’da ya da bir Yunan adasında da rahatlıkla ve güven içinde yapılabilecek işler için neden risk alıp İstanbul’a gelmiş olsun?

İddianamede sadece “Neden Büyükada” sorusuna bir cevap verilmiş: 

“Şüpheli Henri Jak Barkey’in toplantıyı Büyükada’da planlama sebebinin ise darbe girişimi sürecinde İstanbul’da meydana gelebilecek olaylardan etkilenmemek amacıyla olduğu açıktır.”

Olaylardan etkilenmemek için İstanbul’a gelmemek de mümkündü halbuki!

Esas soru ise şu; bunca uzman darbeyi yönetmek için dünyanın her yerinden Büyükada’ya gelmişken, darbenin beyin takımından olduğu iddia edilen ve bu iddianamedeki iki sanıktan biri olan Osman Kavala neden bir vapura binip de Büyükada’ya gelerek bu toplantıya katılmamış?

Hatta davetli bile değil. 

İddianamenin üçte birini oluşturan bu toplantıyla Kavala’yı birbirine bağlayan tek bağlantı 18 Temmuz’da Henri Barkey ile Karaköy Lokantası’nda ayak üstü karşılaşmış olmaları. 

Barkey’in darbe başarısız olduktan üç gün sonra bile hala 18 Temmuz’da hala İstanbul’da dolaşmasına takılanlar da haklı.

Darbeyi yerinde koordine etmek için böyle fake bir toplantı organize ediyorsunuz, sonra darbe başarısız oluyor ve iki gün daha otelde kalıp İran üzerine çalıştay yapıyorsunuz, yetmiyor İstanbul’a gidip lokantalarda yemekler yiyorsunuz.

Ve sonra bir de üstüne otelden ayrılırken arkanızda şüphe çekecek bir delil bırakıyorsunuz. 

Böylece geldik bunca farazi iddiadan sonra iddianamenin en somut, en elle tutulur gözle görülür deliline; el çanına.

Şaka değil. Gerçekten de bir el çanı var.  Fotoğraflarıyla da iddianameye girmiş. 

Dört yıldır gazetelerde dillendiriliyordu, iddianameye de girmiş. 

İddiaya göre Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan İzmir asıllı İstanbul doğumlu Türkiye uzmanı Henri Barkey, 17 Temmuz 2016 günü otelden ayrılırken resepsiyona üzerinde Pennsylvania yazan, eyaletin haritası ve en meşhur kırmızı köprülerinden Sachs Covered Bridge’in resmi olan klasik bir el çanını bırakmıştı.

İddianamede bu bilginin kaynağı otelin müdiresi. İfadesinde şöyle demiş: 

“... Daha sonra otelimize Adalar İlçe Emniyet Müdürlüğü’nden gelen görevliler 15.07.2016 – 17.07.2016 tarihleri arasında kalan grup ile ilgili bilgi almak ve Henri Barkey’in iletişim bilgileri hakkında soru sorduklarında Funda Hanım (Splendid Otel Ön Büro sorumlusu) Henri Barkey’in ilk geldiğinde kendisini tanıtırken bırakmış olduğu aşağıda resimde görülen kartviziti gelen görevli arkadaşlara teslim etti. İlçe Emniyet görevlileri bu arada kartviziti inceleyince Pensilvanya imzası işte dedi ve kartviziti alıp gittiler. Onlar gittikten kısa bir süre sonra Funda Hanım yanıma gelerek Henri Barkey’in giderken resepsiyon bankosunun üzerine yan tarafta görülen zili bıraktığını, üzerinde Pensilvanya yazısının olduğunu ve kendisinin bu zili dolaba kaldırdığını söyledi. Ben de zili getirmesini söyledim ve Pensilvanya yazısını görünce tekrar İlçe Emniyet görevlilerini arayarak Henri Barkey’in bıraktığı bir şey olduğunu, teslim etmek için karakola geleceğimi bildirdim ve gelerek zili teslim ettim”

Peki otel müdiresine bu zili Henri Barkey’in bıraktığını söyleyen Funda Hanım ne demiş?

İddianamede ilginç bir şekilde onun ifadesi yok.

Ama o zili bulup Funda Hanım’a veren Splendid Otel’in şef garsonu Ayhan Ulaş’ın ifadesi var:  

“...Bu bahsedilen 17 kişilik grup 17.07.2016 tarihinde otelden ayrıldıktan sonra resepsiyonda bulunduğum esnada masanın üzerinde yan tarafta fotoğrafı bulunan zili farkettim ve zili elime alıp baktığımda Pensilvanya yazasını görünce çok şaşırdım ve bunu direk otelin Pazarlama İşleri Müdürü olan Funda hanıma götürerek teslim ettim. Bu zilin buraya otelimize gelen 17 kişilik grup tarafından bırakıldığını düşünüyorum. Çünkü bu grup geldiklerinde dahi bu zili görmedim ta ki bu grup gittikten sonra bu zili gördüm fark ettim...”

Yani zili ya da el çanını Henri Barkey’in bıraktığını söylemiyor. 17 kişilik grup tarafından bırakıldığını ‘düşündüğünü’ söylüyor.

Peki bıraktığını düşünüyorum nasıl olmuş da “Çanı Henri Barkey bıraktı”ya dönmüş?

Herhalde otel müdiresi Funda Hanım’ın ifadesindeki şu kısım bunu açıklıyor:

“Henri Barkey’in ilk geldiğinde kendisini tanıtırken bırakmış olduğu aşağıda resimde görülen kartviziti gelen görevli arkadaşlara teslim etti. İlçe Emniyet görevlileri bu arada kartviziti inceleyince Pensilvanya imzası işte dedi ve kartviziti alıp gittiler.”

Polislerin Barkey’in kartivizitinde görüp heyecanlandığı “İşte Pensilvanya imzası” dediği ne peki?

Google’a giriyoruz. Barkey’in çalıştığı Washington’daki Wilson Center’ın adresini soruyoruz. Ve işte ‘Pensilvana imzası’: 

 “Woodrow Wilson Plaza, 1300 Pennsylvania Avenue NW., 3d Floor, Washington”

Çalıştığı kurum Pennsylvania Caddesi’nde olunca, Barkey de önce “Pensilvanya” ya sonra da otelde bir anda ortaya çıkan üzerinde “Pennsylvania” yazılı el çanına bağlanıvermiş. 

Halbuki polisler Google’a girseler, Henri Barkey’in esas kadrolu olarak 35 yıldır çalıştığı Lehigh Üniversitesi’nin Pennsylvania eyaletinde olduğunu görüp bütün sırrı çözebileceklerdi.

Ben de şüphelenip email üzerinden Barkey’e bu çanla ilişkisini sordum. Şöyle bir cevap verdi:

“Ben hiç görmedim. Splendid 19’uncu yüzyıl oteli. Böyle çanlar müşterilerin garson veya başkasını cağırmak icin kullandıkları bir şey olsa gerek. Belki de bir sürü çan daha vardı otelde, ne bileyim. Bir çan neyin ispatı ki?”

Ama savcı böyle düşünmüyor. 

Peki, savcı buradan nereye varmaya çalışıyor, neyi iddia ediyor.

Okuyalım:

“Splendid Otel çalışanlarının ifadelerinden de anlaşıldığı üzere, şüpheli Henri J. Barkey’in otelden ayrılırken, üzerinde FETÖ Silahlı Terör Örgütü lideri Fetullah Gülen’in 1999 yılından bu yana ikamet ettiği ve 15 Temmuz darbe girişimini yönettiği Amerika Birleşik Devletleri Pensilvanya Eyaleti’nin isminin ve haritasının yer aldığı çanı resepsiyona bırakmıştır. Henri J. Barkey’in, darbe girişimini gerçekleştiren FETÖ Silahlı Terör Örgütü’nün yuvası olarak kabul edilen Pennsylvania Eyaleti’ni simgeleyen çanı darbe girişiminden önce Türkiye’ye gelirken yanında getirmesi ve otelden ayrılırken de bu çanı resepsiyona bırakması hayatın olağan akışı içerisinde kabul edilebilir bir davranış değildir ve darbe girişimi sonrası Türkiye’den ayrılarak bir daha Türkiye’ye gelmeyen şüpheli tarafından darbe girişimi ile ilgili verilmiş bir mesaj mahiyetinde olduğu açıktır.”

Başarısız olmuş bir darbe girişiminden iki gün sonra, bütün dünya darbeyi Fethullahçıların yaptığını bilirken, Türkiye’de FETÖ ile irtibatlı herkes gözaltına alınırken,  ‘darbeyi koordine etmek’ için geldiği Büyükada’daki otelinden ayrılan Henri Barkey, üzerinde Pennsylvania yazan çanı resepsiyona bırakarak hangi açık mesajı vermiş olabilir?

Siz açık olan mesajı anladınız mı?

Bu soru çok önemli. Çünkü darbeye teşebbüs ve casusluk iddialarıyla üçer kez müebbet istenen, idam olsaydı idam istenecek bu 64 sayfalık iddianamedeki en somut delil bu.

Üstelik davanın iki sanığından biri olan, bu yüzden 1076 gündür tutuklu olan Osman Kavala’nın ne bu çanla ne de bu toplantıyla hiçbir ilgisi yok. 

Ama bu davadaki mahkeme tarihinin bile Kavala’yı biraz daha hapiste tutmakla bir ilgisi var. 

Anayasa Mahkemesi kararını erteletmek için iddianamesi yazılan davanın ilk duruşması 18 Aralık’ta. 

Ne tesadüf 1 Aralık’ta AİHM’in uygulanmayan Kavala kararı Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nde görüşülecek. 

Bu kez de komiteye, siz bir karar almayın 17 gün sonra zaten duruşma var mı denmiş olacak?  Sonra 17 gün sonra yeni bir suçlamadan tutuklama kararı mı? 

Her şey mümkün.

Bu davanın duruşmalarından öğrenebileceğimiz tek şey o çanı o gün otele gerçekten kimin bıraktığı?

Başarısız darbe girişiminden iki gün sonra, Gülen’li Samanyolulu sokak adları değiştirilirken, FG plakalı araçlar trafiğe çıkmaya çekinirken, kim üzerinde Pennsylvania yazan bir çanı otelin resepsiyonuna bırakmış olabilir? 

Belki de korkup elinden çıkarmak isteyen biri. 

Herhalde iddianamedeki bu en somut delil duruşmalara da getirilir. 

Bir meraklı da eline alıp sallar. 

250 yıl önce ABD’nin özgürlük, adalet vaatleriyle dolu bağımsızlık bildirgesini kutlamak için çalınan çanlar, 2020 yılında Türkiye’de mahkeme salonunda adaletin ardından çalınmış olur. 

Bundan daha net bir mesaj mı olur? 

YORUMLAR (26)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
26 Yorum