Beklemenin inceliği
Kargo takip haritasında santim santim ilerleyen kırmızı nokta, ekranın sağ köşesinde beliren o iki küçük mavi tık… Günümüzün insanı, hayatı bir an önce “sonuca ulaşması gereken” bir süreçler silsilesi olarak kurguladığından beri, beklemenin o eski, bir o kadar da zarif inceliğini yitirdi. Artık bir olayın demlenmesine, bir cevabın yolda olgunlaşmasına ya da bir karşılaşmanın kendi vaktini bulmasına tahammülümüz yok. Zamanı bir imkân değil, bir an önce geçilmesi gereken bir engel olarak görüyoruz. Hep zihnimizde dönen, “sıradaki” merakı. Oysa bekleme eylemini hayatın içinden bir zaman kaybı gibi söküp attığımızda, geriye yalnızca kavuşmanın neşesini kaybetmiş bir acelecilik kalıyor. Biz buna, çok yaşamla iç içe olduğumuzu düşünerek, ama aslında aradan çıksın diye yaşamak da diyebiliriz…
Fakat burada bahsettiğim bekleme hali, bir başkasının umursamazlığına boyun eğmek ya da görünmez kılınmanın karşısında adeta nefessiz kaldığımız bir ihmal edilmişlik değil. İnsan ruhunu aşındıran, değersizleştiren o kibirli "bekletilmek" ile bir duyguya hürmet etmenin arasındaki çizgi oldukça nettir. Biri muhatabını yok sayan kaba bir güç gösterisiyken; diğeri karşı tarafın salt varlığını bilerek, görerek ona alan açma zarafetidir. Beklemeyi bilen çaresiz değildir, zamanı acele etmeden göğüslemeyi öğrenmiştir.
Oysa beklemenin kendi içinde narin ama devasa bir estetiği vardır. Julio Cortázar’ın Seksek (Rayuela) romanındaki Horacio ile La Maga’nın ilişkisini hatırlayalım. Onlar Paris sokaklarında birbirlerine belirli bir saat, belirli bir köşe başı vermezlerdi. Karşılaşmayı zamana ve tesadüfün acelesiz ritmine bırakırlardı. Cortázar’ın dediği gibi: “Birbirimizi aramadan yürüyorduk ama birbirimizi bulmak için yürüdüğümüzü bilerek…” Bu, kontrol etme hırsından ve "nerede kaldın" sorgulamasından arınmış, beklemeyi bir kaygı değil, arzuyu büyüten bir yürüyüşe dönüştüren büyülü bir eşiktir. Modern insan ise bugün her şeyi konumla sabitlemenin, anlık bildirimlerle kontrol altında tutmanın peşinde, kendi iç sesini bile bombardıman diye nitelendirerek ondan bile fersah fersah kaçmaktadır. Çünkü belirsizliğe ve o belirsizliğin getirdiği imkâna tahammülü kalmadı.
Sinemada da beklemenin o ağır, zarif atmosferini en iyi hissettiren yönetmenlerden biri hiç şüphesiz Wong Kar-wai’dir. In the Mood for Love (Aşk Zamanı) filminde, dar koridorlarda, yağmurun ritim tuttuğu tayfun sığınaklarında ya da bir merdiven basamağında asılı kalan zamanı düşünün. Karakterler birbirlerini bencilce tüketmek ya da bir sonuca varmak için koşturmazlar. Saat tıkırtılarının arkasında duygunun demlenmesini, mesafenin ve bakışların kendi dilini konuşmasını beklerler. Karşılarındakinin içsel zamanına gösterdikleri o sessiz saygı, hikâyeyi yüzeysel bir ilişkiden çıkarıp sarsıcı bir aşka dönüştürür. O kadrajlarda zaman aksamaz; aksine, durduğu ve askıda kaldığı o anlarda derinleşir. Kim bilir, tüm bunlar hızın kutsandığı bu çağa karşı bir sadakat manifestosudur!
Bugün bir mesajın yanıtını beklerken geçirdiğimiz beş dakikalık gecikmeyi bile derhal bir kriz ya da taktiksel bir hamle olarak algılamamız, tam da içselleştirdiğimiz bu hız şiddetinden kaynaklanıyor. Zihnimizi sürekli bir şeylere yetişme, bir sonraki anı tüketme telaşıyla doldurduğumuzda, tabağımızdaki yemeğin, dinlediğimiz bir müziğin ya da yanımızdaki insanın bizde bırakacağı o ilk tortuyu kaçırıyoruz. Bir meyvenin dalında olgunlaşması gibi, insanın ruhundaki kırılmaların, iyileşmelerin ve kurduğu hakiki bağların da bir vakti vardır.
Bazen en cesur eylem, zamanın ipini biraz gevşetmek ve hayatın kendi takvimine saygı duymaktır. İhmale geçit vermeden ama aceleciliğe de teslim olmadan… Zira beklemek, teslim olmak değil; gelecek olana, hakiki olana yer açma boşluğu açmaktır, en güzelinden. Bir şeyin neşesine varabilmek için, önce onun yokluğunun ve bekleyişinin sessizliğine katlanabilmek gerekir.
