‘Baba Oğul’ destanıyla acı tecrübeyi yazdı

15 Temmuz’da oğluyla şehit olan reklamcı Erol Olçok’un 30 yıllık arkadaşı şair Ziya Karatekin, o gece yaşananları  ‘15 Temmuz Ordu Millet Destanı’ adlı şiir kitabında anlattı. Dizeleri belgesel izliyormuşsunuz hissi veren Karatekin “Milletin bir gece baskınıyla canevinden vurulmak istendiği bu acı tecrübe, sadece şifahen değil yazıyla ve öyle derin kazılmalı, işlenmeli ki bizim de içimize işlesin” diyor.

Şair Ziya Karatekin ‘15 Temmuz Ordu Millet Destanı’ adlı ilk şiir kitabında o gece yaşananları dizelerinde anlattı. Darbe girişimine karşı direnirken oğluyla birlikte şehit olan reklamcı Erol Olçok’un çok yakın arkadaşı olan Karatekin, Olçok’a hissiyatını ‘Boğaziçi’ ve ‘Baba ve Oğul’ şiirleriyle dile getirdi. Zaten bu şiirlerle yola çıkmıştı, sonrasında o gece demokrasi mücadelesi veren tüm şehit ve gazileri kapsayan dizeleri kaleme aldı. Ziya Karatekin ile Allem-i Cihan Yayınları’ndan çıkan kitabını konuştuk.

Bu ilk şiir kitabınız. Bu dizeleri hangi duygularla yazdınız?

Müstakil yayımlanmış ilk kitabım ancak şiir çalışmalarım uzun geçmişe dayanıyor. Birçoğu çeşitli dergilerde çıktı, bazı anı kitap ve antolojilerde yer aldı. 15 Temmuz malum elim bir hadiseydi, emperyalist güç odaklarının devşirdiği, mankurtlaştırdığı bu toprağın çocukları, kendi devletine, kendi anne babalarına, kardeşlerine, evlatlarına silah doğrulttular; tıpkı Aytmatov’un ‘Gün Uzar Asra Bedel’ romanındaki ‘mankurt’un Nayman Ana’ya yaptığı gibi. Bu yönüyle 15 Temmuz, bu toprakların yaşadığı en utanç verici hadiseydi. Öte yandan öyle bir karşı süreç yaşandı ki, millet yöneticileriyle yek vücut olup amansız bir direnişle, yeni bir diriliş destanı yazmasını bildi. Bu milletin, dünyada ayak basmadığı yer, tanışmadığı toplum ve kültür, sınanmadığı badire kalmamış ve gelmiş, üç kıtanın kavşağı böyle zorlu bir coğrafyada, benim ‘cins at’ istiaresiyle tanımladığım Anadolu’da kendine yer edinmiş ki bu, daima imtihanla burun buruna olmak anlamına geliyor. İşte geçtiği bunca sınav ve zorlu coğrafyada var olma tutkusunun ona verdiği mücadele azmi ve engin birikim, onda doğal olarak böylesi bir feraset oluşturuyor. Biz yıllarca milletimiz hasletlerini kaybetti, koflaştı diye kaygı cümleleri kurduk ama o gece  öyle bir yüzleşme yaşadık ki, duyduğumuz kaygı ve güvensizlikten utandık. O pırıl pırıl ruh, üzerindeki toz silinince yeniden parlamaya başladı. O gece ben çok sevdiğim kardeşimin tazecik evladıyla birlikte Boğaziçi Köprüsü’nde kurşunlara hedef olduğunu öğrendim. Yaşadığımız olağanüstü durumda hissettiğiniz acı taze kesik yarası gibi oluyor, verdiği ızdırap gittikçe büyüyor. İçimde tutamadığım bu hissiyatı kağıda dökmeye başladım. Portreler bölümündeki ‘Boğaziçi’ ve ‘Baba ve Oğul’ şiirleri böyle doğdu. Ancak sonrasında bu akışın devam ettiğini fark ettim ve yoğunlaştıkça, o gece yaşananların daha derinlerinde olağanüstü bir ruhun varlığını gördüm. O da bu milletin başkalarından farklı olarak bünyesine mal ettiği cihangirlik, kahramanlık ve özgürlük duygularıyla tarihsel süreç içinde meczettiği ‘ordu millet’ ruhuydu.

Şiirleriniz adeta 15 Temmuz’un belgeseli gibi. Bu dizeleri yazarken nasıl bir yol izlediniz, o görüntüleri, yapılan açıklamaları tek tek izleyerek mi yazdınız?

Biz şifahi toplumuz, o oranda da pratiğiz. Yaşarız ve geride bırakırız, anlatırız ama yaşadığımızı yazılı ürüne dönüştürmeyi düşünmeyiz. Bundandır, tarihimizi de çokça yabancıların yazdıklarından okumak zorunda kalırız. Bunu da mefahirle vecizeleştiririz: ‘Biz tarih yapan milletiz, yazan değil’ diye. Tarih yapmak aktör millet olmayı gerektirir, bu yönümüz tabii ki takdirlerin üzerinde ama yaptığımızı tarihin arşivine kendi ellerimizle koymamız lazım; tarihin, edebiyatın ve her türlü sanat dalının... Hasletlerimizi parlatalım, evlatlarımıza aktaralım ama zayıf yanlarımızı da bilelim ve tamamlama yolunu seçelim. Benim burada yapmaya çalıştığım böyle bir şey. Milletin bir gece baskınıyla canevinden vurulmak istendiği bu acı tecrübe, milletin belleğinde kartotekslere işlenmeli, sadece şifahen değil yazıyla ve öyle derin kazılmalı ve en içe kadar işlemeli ki bizim de içimize işlesin.

Kitap üç bölümden oluşuyor: Dibace, Ordu Millet Destanı ve Portreler.

Eserin kapısını aralayan bölüm, ‘Baba ve Oğul’du, sonrasında eser kendini yazdırdı diyebilirim. Yer yer anektodlar halinde geldi, yer yer duyarlığımı etkileyen kronolojik akış biçiminde ve zihnimde tarihsel perspektif kazanarak özgün formuna ulaştı. 15 Temmuz gecesi sıradışı yoğun bir akış yaşandı, bunun kritik isimleri ve kritik mahalleri vardı ve her birinin bütün içinde bağımsız öyküleri belirdi; haddizatında gerek fert, gerek mekan olsun bunlar gecenin kahramanlarıydı, bir kısmı trajikti, bir kısmı destansı... Tasnif aşamasında, bu bağımsız anlatılar ‘Portreler’ bölümünde yer aldı. Ömer Halisdemir, bir kahraman olarak anlatımları aşan bir isim, artık milletin kalbinde tarihimizdeki kahramanlardan biri olarak özel yerini bulmuştur. Portreler bölümü: Boğaziçi, Baba ve Oğul, Çengelköy, Sela, Ankara, Kazan, Köprüde Bir Kadın, Tanklarla Güreşen İki Adam, Bir Erin Gözyaşları, Ömer Halisdemir, Binbaşı gibi mekan ve insan portrelerinden oluşuyor. Umarım anlatımda hakkını verebilmişimdir zira bence her biri anıt hüviyeti taşıyor.

“Tarihin hologramda belirdiği bir çağda 15 Temmuz tarihe işleyen taş baskıydı!” dizesini açıklayabilir misiniz?

Sanalın sahih olana meydan okuduğu, yanılsamanın gerçeğin yerine ikame edildiği bir çağdayız. Algılarla gerçeğin üstü örtülüyor, yanlış doğru gösteriliyor, toplumlar  bir yalanın peşi sıra sürüklenip gidiyor, ama millet o gece bu manipülasyonlara  müsade etmedi, sahihle sahtenin ayırımını çok net biçimde yaparak hazmı zor olsa da kimsenin inkar edemeyeceği bir diriliş destanı yazdı. Küçük dev adamdı

Kitabı  Erol Olçok’a ithaf etmişsiniz. Kendisiyle nasıl bir arkadaşlığınız vardı?

Rahmetliyle arkadaşlığımız 80’li yıllarda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ndeki öğrenciliğimiz sırasında başladı. O, Sanat Tarihi Bölümü’nde okuyordu, ben Türk Dili ve Edebiyatı... Müşterek arkadaşlarımız vardı, onların vesilesiyle tanıştık, oldukça coşkulu biriydi, bir araya geldiğimizde ortamı keyiflendirir, daima varlığını hissettirirdi, nedendir bilmem zihnimde daima ‘küçük dev adam’ sıfatıyla karşılık buldu. Öğrenciliği yanı sıra reklamcılık yapıyordu, hem çalışıp hem okuyordu yani, bazı faaliyetlerimizi afişlemek suretiyle bize destek verirdi. 1993-94’lü yıllarda kendisiyle bir süre reklam işi de yaptık. Sonraki yıllarda da görüşmelerimiz devam etti. En son şehadetinden bir hafta kadar önce telefonda görüşmüştük.


Kitapta Devrim Demiral’a ait, 15 Temmuz’u anlatan 20 çizim yer alıyor.
Ziya Karatekin “Devrim Bey eseri özenle okudu, bölümler üzerinde yoğunlaştı ve titiz bir çalışmayla, onları görselleştirme yoluna gitti” diyor.

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.

İlgili Haberler

Erol Olçok’un eşi Nihal Olçok’tan darbecilere: Pişmanım deselerdi helalleşirdim
Bir milletin gurur günü
KARAR, milli direnişe her adımda destek oldu

Kültür Sanat Haberleri