Bilge Kral’dan Katil Prens’e: Suudilerin devlet olma çabası

Kırıkkale Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Cemal Fedayi “Muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayeti tarihi perspektiften değerlendirilmediğinde anlaşılmaz bir hal alıyor” diyor.

Cemal Kaşıkçı cinayetine tarihi perspektiften baktığımda şunu görüyorum: Suudiler, başından (1932) beri devlet olmaya çalışıyorlar ve fakat bir türlü bunu başaramıyorlar… Tarihen sabittir ki, Suudiler kendi iradeleri ve kendi çabalarıyla Suudi Arabistan’ı kurmuş değiller. Bunu en iyi onlar biliyor. İngiliz emperyalizmi 1932 yılında, kullanım süresi dolan Şerif Hüseyin’i tahtından indirdi ve yerine Abdülaziz bin Suud’u oturttu. İngiltere açısından, bir kukla gitmiş daha kullanışlı bir kukla gelmişti. 1945’ten sonra kuklacı değişti: İngiltere, emperyalist bayrağı ABD’ye devretti. Kuklanın pozisyonu ise değişmedi; değişen sadece efendi oldu. 

Kabul etmek gerekir ki, hiç kimse gönüllü olarak köleliği, kontrol edilmeyi istemez. Suudiler de başından itibaren bu durumdan kurtulmak istediler. Kukla bir “siyasi örgüt” olmaktan kurtulup “devlet” olmaya çabaladılar. Bu yolda ilk ciddi çıkışı Kral Faysal yaptı. Açıkça ve cepheden ABD emperyalizmine kafa tuttu. Çölün ortasından şerefli bir ses yükseltti. Kudüs’ü ve İslam Birliğini dava etti. Fakat başarılı olamadı. Hanedan içinden bir kukla/tetikçi tarafından öldürüldü. Faysal esasında sadece ABD’ye kafa tutmamıştı; topyekûn Batı’ya başkaldırmıştı. İsrail‘e rest çekmiş; Kudüs’ü savunmuştu. Daha da ileri giderek İslam Birliği’ni kurmaya yeltenmişti. Hâsılı Faysal, Batı’nın piyonu rolüne itiraz etmiş ve Suudi Arabistan’ı gerçek ve onurlu bir devlet haline getirmek istemişti. Bir taraftan da dağınık ve tesirsiz İslam ülkelerini birleştirmek istemişti. Gelelim meselenin bam teline. İşbu cesur ve bilge kral bir defasında, hac sırasında Mekke’de bulunan İslam ülkelerinin temsilcilerine şunu söylemişti: “İslam dünyasında bir buçuk devlet vardır; biri Türkiye, yarımı İran…” Meselenin özü burada: Kendisi de bir devlet kurmak istiyordu ama bunu başaramadı. 

Gelelim, Suudi Arabistan’ın fiili kralı Prens Muhammed Bin Selman’a… Prens MbS, Faysal’dan sonra Suudi Arabistan’ı devlet yapmak isteyen ikinci şahıstır. Fakat yöntemi Faysal’ın tam tersidir. Faysal İslam ülkeleri ile birleşerek ve ABD’ye başkaldırarak bunu yapmak istemişti. Prens ise İslam ülkeleriyle kavga ederek ve ABD’ye/İsrail’e boyun eğerek bunu yapmak istiyor. Faysal amacına ulaşamamıştı ama şerefli bir ölümle ölmüştü. Bu gidişle, aşikâr ki, Prens de amacına ulaşamayacak ama şerefsiz bir ölümle ölecek. Tıpkı Saddam gibi, Kaddafi gibi… Bazılarına göre Prens iyi niyetlidir. Olabilir; ama Hitler de iyi niyetliydi; Saddam ve Kaddafi de… Cehennemin yolu iyi niyet taşlarıyla döşelidir. “İyi niyetli ve reformcu Prens” önce kendi ülkesi içinde kavga etti. En başta babasına kötülük yaptı. Sessiz bir darbe ile babasını sembolik bir konuma indirdi; kendisini fiili kral yaptı. Sonra Hanedanın diğer prensleriyle kavga etti. Hepsini bir otele doldurup işkenceden geçirdi. Bir harami gibi “ya paranızı ya canınızı!” dedi. 35 milyar dolar karşılığında çoğunu serbest bıraktı. MbS, siyaseten kendisine rakip olabilecek prensleri ise öldürmek suretiyle yok etti. Muhalif prenslerin kimisini “helikopter kazası” ile kimisini “trafik kazası” ile bertaraf etti. Kimisini de zindana attı. MbS, hanedan içi operasyonlardan sonra oklarını dışarıya çevirdi: Ülke içindeki bütün muhalif unsurları ve medyayı kanlı yöntemlerle susturdu; sivil toplumu ve medyayı tamamen kendi kontrolü altına aldı. Cemal Kaşıkçı gibi özgürlüğünden taviz vermeyen gazeteciler ile muhalif prensler Batı ülkelerine kaçtılar. 

Katil Prens, ülke içinde estirdiği terörden sonra bölge ülkeleriyle kavgaya tutuştu. Yemen’de katliamlar yaptı, Katar’a boykot uyguladı, Lübnan’ın başbakanını alıkoydu, Türkiye’yle sürtüştü, İran’la üstü kapalı savaşa tutuştu. Bütün bunlarla yetinmeyip ülke dışına kaçan muhalifleri öldürmeye başladı. En son, vahşice ve barbarca yöntemlerle Kaşıkçı’yı katletti. İşte bu son cinayeti, onun baltayı taşa vurduğu andır. Bu anda bütün büyüsü bozuldu; karizması çizildi. Milyon dolarlar harcayarak inşa ettirdiği “reformcu prens” imajı yerle bir oldu. Reformcu prensin yerini “katil prens” aldı. Prens MbS artık fiilen bitmiştir; biyolojik olarak yaşasa da fiilen ölmüştür. Kral Faysal, tarihin defterine “Bilge Kral” olarak geçti; Prens ise “Katil Prens” olarak geçecek. Ne hazin bir son! 

Gelelim Kaşıkçı meselesine: Resmi soruşturma hâlâ devam ettiği için meselenin mahiyetini resmen ve hukuken henüz bilmiyoruz. Ancak olayların gelişiminden ve sızan bilgilerden olayın mahiyetini anlayabiliyoruz. Benim kanaatime göre Kaşıkçı cinayeti ABD’nin bir operasyonu değil. Doğrudan doğruya Prens MbS’nin icraatı. Prens bir katliam çetesi (Kaplan Takımı) kurmuş ve bu suretle muhalifleri öldürmeye başlamıştır. Son kurban da Kaşıkçı olmuştur. Bu cinayeti ABD tezgâhlamadı ama ABD istihbaratı başından beri bu cinayetin olacağını biliyordu ve gelişmeleri sessizce takip ediyordu. Prens’in bu hatayı yapmasını ve tamamen ABD’ye mahkûm olmasını bekliyordu. Nitekim ABD’nin istediği cinayet oldu ve ABD, cinayetin üstünü örtmek için Prens’ten daha fazla para ve daha fazla itaat istedi. Prens bütün bunları kabul etti ama öldürülen kişi Washington Post yazarı bir gazeteci olduğu için ABD cinayetin üstünü tamamen örtemedi; konu kamuoyuna mal oldu. Medya bu işin peşini bırakmadı. Kamuoyu tepkisinden çekinen ABD, kerhen ve üstü kapalı olarak cinayeti Suudi Arabistan’ın işlediğini kabul etmek zorunda kaldı. Ancak yine de açıkça Prens’i suçlamadı. “Arbede sırasında öldü” senaryosuna inanmaya devam etti. ABD bu cinayeti, cinayet öncesinde ABD ile hafiften sürtüşmeye başlayan Prens’i hizaya getirme yolunda ustaca kullandı. 

"Prens MbS, Faysal’dan sonra Suudi Arabistan’ı devlet yapmak isteyen ikinci şahıs. Ancak İslam ülkeleriyle birleşerek değil kavga ederek ve ABD’ye boyun eğerek bunu yapmak istiyor."

Son olarak cinayetten kısa bir süre önce Prens’in ABD ile hafif yollu sürtüşmesine değinelim. Bu önemli; çünkü Prens’in devlet olma ukdesini yansıtıyor. Trump, ekim ayının başında, tam da Kaşıkçı cinayetinin icra sürecinde, bir seçim konuşmasında çok kaba bir üslupla Suudi Arabistan hakkında şunları söyledi: “Biz olmazsak iki hafta bile dayanamazsınız… Ödeme yapmalısınız…” Trump açık bir şekilde Suudi Arabistan’ın gerçek anlamda bir devlet olmadığını, ABD ordusu sayesinde ayakta durduğunu ve bunun karşılığını ödemesi gerektiğini söyledi. Prens ise bu çıkışa şöyle cevap verdi: “Suudi Arabistan tarihte 1744’ten bu yana mevcut. Sanıyorum, ABD’den 30 yılı aşkın süre önce vardı...  Trump’ın son açıklamaları çok isabetli değil…” Bu sözlerde Prens’in devlet olma arzusunu görüyoruz. Bu yolda tarihi bile çarpıtmaktan çekinmiyor. 1932 tarihini 1744’e kadar götürüyor. Güya Suudi Arabistan, ABD’den önce kurulan bir devletmiş. Prens, bu çocukların bile güleceği tarihi girişten sonra, hafiften bir rest çekiyor ABD’ye: “Suudi Arabistan güvenliği karşılığında herhangi bir bedel ödemeyecektir. ABD’den aldığımız tüm silahların parasını ödedik. Bunlar bedavadan gelen silahlar değil.”  Bu sözleriyle çok ileri gittiğini fark eden Prens, konuşmasının devamında yelkenleri yeniden suya indiriyor:   “Herhangi bir dost, iyi ya da kötü şeyler söyleyebilir… ABD Başkanı ile çalışmayı seviyorum. İki ülke arasındaki ilişkiler yüzde 99 iyi ilerlerken, yüzde 1 kötü bir mesele gündeme geldi.”  

Özetle; ABD bu cinayetin gerçekleşeceğini başından beri biliyordu ve bunu engellemedi. Hatta, bu pis işin Washington’da değil de İstanbul’da icra edilmesi için Kaşıkçı’yı İstanbul’a yönlendiren de ABD’nin resmi makamlarıdır. ABD bu cinayetten azami derecede nemalanmak istiyor. Fakat medyanın olayın peşini bırakmaması ve Türkiye’nin akl-ı selim politikası karşısında tam da istediği kadar nemalanamadı. Hatta Türkiye’nin açıkça ABD’yi suçlamasından korktuğu için Türkiye’ye yönelik yaptırımları kaldırmak zorunda kaldı. Suudi Arabistan üst yönetimi de Türkiye’ye karşı daha alttan alan bir politika geliştirmeye başladı. Hâlbuki cinayet öncesi dönemde Suudi Arabistan’ın resmi dış politikası, Türkiye’yi rakip olarak görüyor ve Türkiye’yi Ortadoğu’dan uzaklaştırmayı öngörüyordu. Şu anda S. Arabistan bu politikasını tamamen terk etmek zorunda kaldı. Kabul etmek gerekir ki, Türkiye bu süreçte çok başarılı bir sınav verdi. Klasik diplomasiyi ve kamu diplomasisini çok başarılı bir şekilde yürüttü. 

Daha önceki bir yazımda da belirtiğim gibi Prens MbS, Kaddafi ve Saddam’ın yolundan gidiyor. Batı’yı doğru analiz edemiyor. Şunu göremiyor: Batı, iyice örselenen Prens’i bir süre daha kullanacak; son kullanma tarihi gelince de buruşturup çöpe atacak. ABD (ve İngiltere) şimdiden MbS’nin alternatiflerini hazırlamaya başladı bile. Yıllardır Londra’da yaşayan, mevcut kralın kardeşi Prens Ahmed Bin Abdülaziz, ABD ve İngiltere’nin güvenlik garantisiyle Riyad’a döndü. Batı bir taraftan da eski Veliahd Prens Muhammed Bin Nayif’i yeniden parlatmaya başladı. MbS, iyice kullanılamaz duruma geldiğinde, Batı bu iki prensten birini sahaya sürecek. Yeni bir Faysal gelinceye kadar bu traji-komik müsamere devam edecek. 

CEMAL FEDAYİ

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.

İlgili Haberler

Kaşıkçı cinayetinin 11 dakikalık ses kaydının içeriği ortaya çıktı

Görüşler Haberleri