Joan Didion’ın Kaliforniya kâbusu

Anarşik Armoni kitabının yazarı Halil Turhanlı, geçen yıl hayatını kaybeden romancı ve kültür eleştirmeni Joan Didion’ın satırlarındaki Kaliforniya etkisine mercek tutuyor.

Geçen yıl hayata veda eden romancı, denemeci, gazeteci, kültür yorumcusu ve eleştirmeni Joan Didion bir Kaliforniya yazarıydı. Yazdığı hemen her şeyde Kaliforniya’nın tarihi, kültürü ve kimliği vardı. Ataların yerleştiği, kuşaklar boyu yaşadıkları yerdi Kaliforniya. Bu coğrafyayı Cennet Bahçesi ile kıyaslıyordu.
Sacramento’da doğdu, yirmi yaşına değin Kaliforniya’dan hiç ayrılmadı. Ancak o yıl Vogue dergisinin New York bürosundan bir iş teklifi aldı ve Doğu’ya taşındı. New York’ta çalıştığı yıllarda hep Kaliforniya’ya özlem duydu. Odasının duvarında Sacramento fotoğrafları, çalışma masasının gözünde her zaman Los Angeles’a uçuş tarifesi bulundurdu.

Didion’a göre Kaliforniya atalarına vaat edilmiş topraklardı, orayı yeryüzü cenneti olarak görüyordu. New York’ta yaşadığı günlerde kendini cennetten sürgün edilmiş hissetmemek için sık sık Kaliforniya’ya gidip geliyordu Ama her gidişinde biraz daha değişmiş buluyordu. Vadilerdeki küçük kasabalarda geleneksel hayat değişiyordu. Çocukluğunun Kaliforniya’sının gözleri önünde ve vizyonuyla örtüşmeyecek biçimde değişmesine tarifsiz üzülüyordu. Onu yazmaya yönelten nedenlerden biri geçip giden zaman, zamanın giderken beraberinde götürdükleriydi. Proust gibi kayıp zamanın peşine düşmüştü bir bakıma. Geçmiş zaman özlemiyle yazıyordu.

Aşırı hassas, çok kırılgandı.1960’ların başında sinir krizi geçirmiş, depresyona girmişti. Aslında bu onun bütün hayatı boyunca geçireceği krizlerin ilkiydi. 1963’de evlendiğinde depresyondan kurtulmamıştı. Eşiyle birlikte 1964’de Los Angeles’a döndüler. 1968 yazında geçirdiği çok daha ağır bir krizin ardından Santa Monica’da bir kliniğine yattı. Sürekli olarak baş dönmesi ve mide bulantısından şikâyet ediyordu. Çevresindeki insanlardan duygusal olarak koptu, kendi dünyasına çekildi. Kuşkusuz bütün bu kişisel deneyimleri 1960’lara bakışını etkilemiştir. Denemeler toplamı White Album’de (Beyaz Albüm’de) karşı-kültürün yarattığı şiddetin eleştirisini yaparken hayatının bu döneminden de söz eder.

Didion’ın roman ve denemelerinde Kaliforniya’nın geçmişine bakışı gerçeklerden kopuktur. Onun Kaliforniya’sı Avrupa’dan gelen beyaz göçmenlerin yerleştiği topraklardır. Söz konusu toprakların gerçek sahipleri de onlar, yani Didion’un ataları. Bu coğrafyanın yerlileri yok. Keza siyahlar, Asya kökenli Amerikalılar bu coğrafyanın dışındalar. Didion’un Kaliforniya tarihine bakışı romantik olduğu kadar dışlayıcı ve yok sayıcı. O tarihsel gerçeklerin yerine mitleri koydu. Katarzyna Nowak-McNeice’in de belirtiği üzere bu bakış tarihçi Frederick Jackson Turner’ın “sınır tezleri”ni hatırlatır.

Turner, Kaliforniya’nın tarihini, hatta genel olarak Amerika’nın tarihindeki bütün önemli gelişmeleri ve olayları “sınır tezi”yle açıklamaya çalışmıştı. Turner’ın iddiasına göre Amerika’ya gelen göçmenlerin merak ve keşfetme arzusuna dayalı olarak batıya doğru ilerlemeleri yaratıcılık içeriyordu. Sınıra doğru ilerleyenlerin zorluklarla mücadele etmedeki iradesi “Amerikan karakteri”nin de belirleyici niteliği olmuştu. Ayrıca “Amerika istisnailiği”nin ve Amerikalıların geçmişini, geleceğini belirleyen “aşina alın yazısı”nın kaynağı da buydu. Turner aslında Amerikan yayılmacılığını meşrulaştırıyordu. Beyaz göçmenlerin mitlerini yazmıştı. Onun kaleme aldığı tarihin aktörleri sadece göçmenlerdi. Novak- McNeice’in de ayrıntılı olarak gösterdiği üzere Didion onun tezlerinin bu kısmını tekrarladı ve 1960’lar için güncelledi.

Didion’ın adı çok isabetli olarak Yeni Gazetecilik’le birlikte anılır. Yeni Gazetecilik 1960’larda ortaya çıkan bir akım, Tom Wolfe, Hunter S. Thompson, Vietnam’da savaş muhabiri olarak bulunan Michael Herr, daha yaşlı kuşaktan olan ve romancı, öykücü olarak da haklı ün yapan Truman Capote ve Norman Mailer bu akımın belli başlı temsilcileriydiler. Ortak noktaları yazdıklarının çok kişisel olmasıydı. Bir başka ifadeyle Yeni Gazetecilik akımın odağında kişisel ses vardı; bu da akımın içinde adı anılan her bir yazarı nevi şahsına münhasır kılıyordu. Objektif olmayı bir yana bırakıyor; gazeteciliği, haber iletmeyi kişiselleştiriyorlardı. “Nesnellik” nosyonundan kuşku duyuyor, bunu sorguluyorlardı. Haber konusuna kimi kez narsisizme, benmerkezciliğe varan ölçüde kendi deneyimlerini, anılarını duygularını, özel hayatlarını mutlaka katıyorlardı.

Didion bu akımın kuşkucu ve karamsar bir temsilcisiydi. Son derece kişisel deneyimlerinden yola çıkarak keskin iddialar ileri sürüyordu. Bir kamera gözü olmadığını, dolayısıyla nesnellikle yazmasının da mümkün olmadığını belirtiyordu. Ama bu kişisellik “kişisel olan politiktir” sloganının hayata geçmesi değildi; politik olandan uzak durduğunu ısrarla dile getiriyordu.

Didion kampüslerdeki protestolara, radikal öğrencilere, siyah militanlara en küçük bir yakınlık duymadı; bunlar onu rahatsız etti. 1950’lerin “sessiz kuşağı”na mensup olduğunu söylüyordu. Oysa 1960’lar protesto seslerinin yükseldiği, hoşnutsuzlukların yüksek sesle dile getirildiği gürültülü bir dönemdi. O dünyayı daha iyiye doğru değiştirme talep ve girişimlerini saçma buluyordu. Ona göre var olan haliyle dünya yeterince iyiydi. Dünyayı bulduğu haliyle yaşamaktan yanaydı. 1960’ları her şeyin hızla akıp gittiği eski ve geçmişe ait ve güzel olan pek çok şeyi de sürükleyip götürdüğü bir dönem olarak gördü.

1960’ları mutsuz ve depresif bir genç kadın olarak yaşamıştı: ”Asansörde, taksilerde Çinlilerin işlettiği çamaşırhanelerde” ağladığını yazıyordu bir denemesinde. Bu ruh hali o günlere bakışını kuşkusuz etkilemiştir. Kimilerine göre muhafazakârdı, kimilerine göre ise ütopyaların ardını görebilen ve gördükleri karşısında uyaran bir gerçekçiydi. İddialarının bütünüyle temelsiz, kaygı ve korkularının yersiz olduğu da söylenemez. Gerçek şu ki, 1960’lar hakkında yazmak, dönemin muhasebesini yapmak kolay değil. İyi-kötü, olumlu-olumsuz pek çok şey birbirini izlemiş, her şey hızla değişmişti.

Dönem John F. Kennedy’nin 1961’de başkan seçilmesiyle açıldı. Umut verici bir açılıştı fakat çok geçmeden trajik olaylar birbirini izledi. İki yıl sonra başkan Dallas, Teksas’ta suikasta uğradı. Yeni başkan Johnson döneminde Vietnam Savaşı tırmandı, çok sayıda genç insan hayatını kaybetti. Dönem kanlı bir finalle, Charles Manson ve müritlerinin işledikleri cinayetlerle noktalandı.

Didion 1960’lara, bu dönemin karşı-kültürüne hep muhalefet etti, eleştirdi. White Album’de topladığı denemeleri özellikle de “Altmışların Ertesi Sabahı” başlığını taşıyanı bu eleştirilerin en sert ve en keskinidir. Aynı zamanda dönemin titiz ve kötümser bir kayıtçısı olduğunun kanıtıdır bu denemeler. Kitabın başlığının aksine içeriğinde kapkara bir dünyanın tasviri vardır.

Didion kitabının başlığını Beatles’ın 1968’de çıkan aynı adlı albümünden almıştı. Beatles’ın bu albümü hep Manson ölüm çetesinin cinayetleriyle birlikte anılmış, hatta kimilerine göre bu cinayetlerin kışkırtıcısı sayılmıştır; çünkü Manson albümdeki şarkılarda kendine kodlanmış mesajlar gönderildiğini, “beyaz devrim”i başlatma çağrısı yapıldığını iddia ediyordu. Beatles dörtlüsünün kutsal kitaplarda sözü edilen dört melek olduğunu, Tanrı’nın mesajını onlar aracılığıyla gönderdiğini ileri sürüyordu.

Beatles Sgt.Pepper’s albümün büyük bir ilgiyle karşılanmasının ardından birkaç ay Hindistan’da inzivaya çekilmiş, White Album’u oluşturacak şarkıları da bu inziva döneminin sonunda yazmışlardı. Liverpoollu dörtlü sadece bir önceki kadar ilginç bir albüm yapmayı, hayranlarının beklentisini karşılamayı amaçlıyordu. Gelgelelim albümün gizli mesajlar içerdiğinde ısrar eden Manson müritlerine şifreleri çözdüğünü söyledi, sonra onlara bir adres verdi, oraya gitmelerini, albümdeki mesaj uyarınca evde bulunan herkesi öldürmelerini buyurdu.

9 Ağustos 1969’da Roman Polanski-SharonTate çiftinin Hollywood tepelerindeki villalarında işlenen cinayetler herkes gibi Didion’ı da çok korkutmuş; ama aynı zamanda 1960’ların gelecekte şiddetle anılacağına dair tezlerini de kanıtlamıştı. Ancak Didion’ın 1960’daki şiddet konusunda yazdıklarında büyük bir eksiklik mevcuttu. O sadece evdeki şiddeti, daha doğrusu Kaliforniya’daki şiddeti görebiliyordu. Uzaklardaki şiddet onun ilgi alanının dışında kalıyordu. Vietnam’daki çekik gözlü çocukların çelimsiz bedenlerini kavuran napalm bombaları, Manson çetesinin cinayetlerinden bir buçuk yıl kadar önce Amerikan askerlerinin My Lai köyünde beş yüz sivili topluca katletmeleri Didion’un bakış açısına göre 1960’lara ait değil.

KAYNAKLAR:

Didion, Joan, White Album, Farrar, Straus&Giroux, 1990
Nowak-McNeice, Katarzyna, California and the Melancholic American Identity in Joan Didion’s Novels: Exiled From Eden, Routledge, 2019
Vandenberg, Kathleen M, Joan Didion: Substance and Style, SUNY Press, 2021

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.

Görüşler Haberleri