Tarih, büyük ideolojik projelerin içinde taşıdıkları çelişkiyi gecikmeli de olsa gün yüzüne çıkardığını bize öğretir. 1979 İran Devrimi de bu çelişkiyi bünyesinde barındırır: İslam adına kurulan bir düzen, zamanla bizzat İslami değerleri tartışmanın ve sorgulamanın nesnesi hâline gelmiştir. Bu sorgunun en çarpıcı örnekleri de, ironik biçimde, devrimin kendi kurucu kadrolarından yükselmiştir.
Eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin Irak, Suriye ve Lübnan’daki İran etkisini gururla dile getiren sözleri ile reformist siyasetçi Haşimi Rafsancani’nin kızı Faize Rafsancani’nin, İran rejiminin İsrail’den daha fazla Müslüman öldürdüğüne dair ağır çıkışı, aynı coğrafyanın, aynı ideolojik mirasın ürettiği iki zıt bakışın belgelenmiş ifadeleridir.
İran’ın Ortadoğu politikasını anlamanın yolu, yalnızca dışarıdan yürütülen analizlerden değil, rejimin kendi iç çatışmalarından da geçmektedir.
KENDİ KİBRİNE ALDANMAK: RUHANİ RETORİĞİ VE 'DÖRT BAŞKENT' SARHOŞLUĞU
Hasan Ruhani’nin Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki İran etki alanını sahiplenen açıklamaları, münferit bir söylem değildir; bilakis Tahran’ın bu ülkelerdeki varlığını meşrulaştıran uzun soluklu resmi bir dilin parçasıdır.
“Dört Arap başkentini yönetiyoruz” (veya “Elimizde tutuyoruz”) şeklindeki meşhur açıklamayı yapan ilk İranlı yetkili, dönemin Tahran milletvekili (şu anki Tahran Belediye Başkanı) Ali Rıza Zakani’dir. Zakani, bu açıklamayı Eylül 2014’te, Yemen’in başkenti Sana’nın Husiler tarafından ele geçirilmesinin ardından yapmıştır. Bu ifade, bölgedeki İran nüfuzunu tanımlamak için kullanılan en sembolik ve tartışmalı sözlerden biri haline gelmiştir.
Bu konudaki bir diğer benzer ve yankı uyandıran açıklama ise dönemin İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin danışmanı Ali Yunusi tarafından yapılmıştır. Yunusi, 2015 yılında “İran’ın tarihsel bir imparatorluk olduğunu ve başkentinin bugün olduğu gibi geçmişte de Bağdat olduğunu” söyleyerek büyük bir diplomatik krize yol açmıştı.
Bu dil, İran’ın bölgedeki rolünü bir emperyal çıkar hesabı olarak değil, ‘İslam’ın ve mazlumların savunuculuğu’ şeklinde sunar. Mezhepsel dinamikler bu söylemde araçsal bir işlev görür; Şii kimliği, bölgesel nüfuz için kavramsal bir kaldıraç olarak kullanılır.
Devrim Muhafızları Kudüs Gücü’nün eski komutanı General Kasım Süleymani ise bu söylemde en iddialı sesi temsil etmiştir. Süleymani, kamuoyuna açık pek çok konuşmasında Bağdat, Şam, Beyrut ve Sana’nın artık Tahran’ın etki alanına girdiğini açıkça ifade etmiştir. Ona göre bu, İslam devriminin coğrafi tecellisi, Velayet-i Fakih’in fiilî uzanımıdır.
HİZBULLAH SÖYLEMİ: NASRALLAH'IN İRAN BAĞLILIĞI
Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, bu söylemin Lübnan ayağını oluşturur. Nasrallah, kamuoyu önündeki pek çok konuşmasında Hizbullah’ın İran’ın bir vekil gücü değil, ‘ilahî bir proje’nin parçası olduğunu savunmuştur. Suriye iç savaşında Esed rejimine sınırsız destek veren Hizbullah cihatçılarının varlığı, bu argümanın pratik karşılığıdır. Nasrallah, bu angajmanı dinî bir yükümlülük olarak meşrulaştırmış; Suriye’yi “direniş ekseninin kalbi” olarak nitelendirmiştir.[4]
Resmi İran söyleminin bu üç örneği—Ruhani, Süleymani ve Nasrallah—bölgesel varlığı bir zafer anlatısıyla kuşatmaktadır. Bu anlatıda Suriye’deki sivil kayıplar, Yemen’deki açlık ve Irak’taki siyasi istikrarsızlık ya görmezden gelinir ya da ’emperyalist güçlere karşı verilen savaşın kaçınılmaz bedeli’ olarak sunulur.
VİCDAN MUHASEBESİ: İÇERİDEN YÜKSELEN ELEŞTİRİLER
FAİZE RAFSANCANİ'NİN CESUR ÇIKIŞI
Haşimi Rafsancani’nin kızı Faize Rafsancani’nin açıklamaları, olağan bir muhalefet sesinin çok ötesindedir; bu sözler, devrimin bizzat kendi kızından yükselmektedir. Faize, özellikle 2015–2016 yılları arasındaki röportajlarında İran rejiminin bölgesel sorumluluğuna ilişkin son derece ağır bir hesaplaşma ortaya koymuştur:
“İsrail ve ABD gibi olanlardan daha suçluyuz. Artık ‘İsrail kötü, Şah kötü’ diyemeyiz; çünkü şimdi onlardan daha kötüyüz. Bölgeye felaketler yaşattık, hiçbiri bu kadarına sebep olmadı. Yalnızca Suriye’de 500 bin kişinin ölümüne sebep olduk. Yedi yıldır süren Yemen iç savaşında Müslümanların katledilmesinde rolümüz var. İsrailliler tarafından öldürülen Filistinlileri eklersek sayı 100–200 bini aşmıyor. İran rejimi olarak İsrail’den daha fazla Müslüman öldürdük.”
Bu sözler, salt bir siyasi eleştiri değil, aynı zamanda derin bir ahlaki özeleştiridir. Faize Rafsancani, İran’ın ‘dış düşmanla mücadele’ söylemini kendi iç verilerle çürütmekte; ölü sayılarını karşılaştırmalı bir şekilde gündeme getirerek rejimi tutarsızlıkla yüzleştirmektedir.
Faize’nin bu cesaretinin bedelini ödediğini de belirtmek gerekir. Babasının hayattayken bile —Haşimi Rafsancani, 2017 yılında tartışmalı koşullarda hayatını kaybetmiştir— hem kendisi hem de kardeşleri defalarca ev hapsine mahkûm edilmiş, siyaset yasağına maruz kalmıştır. Babasının ölümü hakkındaki şüpheler kamuoyunda yaygın kabul görmekte; çevreler, ölümden doğrudan Ali Hamaney’in sorumlu olduğunu ileri sürmektedir.
YEŞİL HAREKET VE REFORMİSTLERİN SESİ: MUSEVİ VE KERRUBİ
2009 seçimlerinin ardından patlak veren Yeşil Hareket, İran’daki iç çelişkinin en görünür toplumsal dışavurumlarından biridir. Hareketin önderleri Mir Hüseyin Musevi ve Mehdi Kerrubi, salt seçim hilesi üzerine değil, rejimin daha geniş ahlaki meşruiyet krizinin üzerine de konuşmuşlardır. Musevi, defalarca yazdığı açık mektuplarda dış politikadaki askeri müdahalelerin iç özgürlüklerin bastırılmasıyla koşut ilerlediğini vurgulamıştır.
Her iki lider de hâlâ ev hapsinde tutulmaktadır. Bu durum, Tahran’ın kendi içinden yükselen sesleri ne kadar tahammülsüzce karşıladığının somut göstergesidir. Musevi ve Kerrubi’nin sessizleştirilmesi, bölgesel politika eleştirisinin önündeki en güçlü barikatın kurumsal baskı olduğunu ortaya koymaktadır.
ABDULKERİM SURUŞ: VELAYET-İ FAKİH'İN SORUNU
İran’ın en özgün entelektüel figürlerinden biri olan Abdülkerim Surûş, Velayet-i Fakih sisteminin hem teolojik hem de ahlaki dayanaklarını sorgulamıştır. Surûş’a göre dini iktidarın siyasi otoriteyle bu denli özdeşleşmesi, İslami vicdanı araçsallaştırmakta; ‘Allah adına’ alınan kararları eleştirinin dışına çıkarmaktadır. Bu sistem içinde dış politika hataları, teolojiyle perdelenerek muhasebeden muaf tutulmaktadır.
Surûş, bu bağlamda “yönetimin ilahi değil insani olduğunu” savunur ve dinin siyasete alet edilmesinin dini kendisine zarar verdiğini göstermiştir. İran’ın bölgesel politikasındaki insani maliyetleri, ona göre, iktidarın dinden meşruiyet devşirmesinin kaçınılmaz sonuçlarından biridir.
MUKTEDA ES-SADR: IRAK'TAN BİR İTİRAZ
Eleştiri yalnızca İran içinden gelmemektedir. Irak Şii siyasetinin önemli figürü Mukteda es-Sadr, İran’ın Irak’taki vekâlet ağlarına açıkça mesafe koymuştur. Es-Sadr’a göre İran’ın Irak’taki siyasi müdahalesi, Şii kimliğini araçsallaştırarak Irak’ı bağımsız bir devlet olmaktan çıkarmaktadır. Bu yaklaşım, İran’ın ‘Irak’taki Şiilerin hamisi’ söylemini doğrudan boşa düşürmektedir.
Es-Sadr’ın İran karşıtı duruşu, Irak’ın milliyetçi Şii çizgisini temsil eder. Bu tutum, özellikle 2020 sonrasında seçim süreçlerinde belirgin biçimde öne çıkmıştır. İran’ın Şii dayanışması söyleminin fiilen bölgedeki Şii topluluklar tarafından da sorgulandığının önemli bir örneğidir.
SAYILARIN TANIKLIĞI: İNSANİ MALİYET
Faize Rafsancani’nin ileri sürdüğü rakamsal karşılaştırma, tartışmalı olmakla birlikte önemli bir çerçeve sunar. BM ve bağımsız gözlem kuruluşlarının verilerine göre Suriye iç savaşında hayatını kaybedenlerin sayısı 400.000 ile 600.000 arasında değişmektedir.
İran destekli Hizbullah ve diğer milislerin çatışmaya katkıları, bu kayıpların önemli bir bölümüyle doğrudan ilişkilendirilebilir. Hamaney’in Savaş Lordu Kasım Süleymani komutasındaki Şii Cihatçıların Doğu Guta, Humus ve Halep’teki stratejileri İsrail’in Gazze’de uyguladığı stratejilerle aynıdır. Sivillerin yaşadığı şehirleri kuşatarak açlığa mahkum etmek. Bu süreçte de ağır bombardımanlarla altyapı ve üstyapıyı yıkıma uğratarak katliam ile sürgün arasında teslim olmaya zorlamak.
Yemen’de ise çatışma kaynaklı ölümlerin 150.000 ile 377.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Askeri darbe ile meşru hükümeti devirmeye çalışan ve ülkeyi iç savaşa sürükleyen Husiler, İran’dan silah ve stratejik destek almaktadır. BM raporları, bu çatışmayı dünyanın en büyük insani krizlerinden biri olarak belgelemektedir.
Bu rakamlar, İran’ın ‘mazlumların savunucusu’ söylemini fiilî bir insan hakları kriziyle yüzleştirir. Söylemle pratik arasındaki bu derin uçurum, aynı zamanda içeriden gelen eleştirmenlerin argümanlarına nesnel bir zemin oluşturmaktadır.
Ülke | Tahmini Kayıp | İran’ın Rolü | Uluslararası Kaynak |
|---|---|---|---|
Suriye | 400.000 – 600.000 | Hizbullah, IRGC, Şii milisler | SNHR / OHCHR |
Yemen | 150.000 – 377.000 | Husi milisi desteği, silah transferi | BM OCHA / ACLED |
Irak | 200.000+ (IŞİD dahil) | PMF / Şii milis ağları | UNAMI / HRW |
Filistin (İsrail kaynaklı) | 100.000 – 200.000* | Dolaylı / siyasi destek | OCHA / UNRWA |
Tablo 2: Bölgesel İnsani Maliyet (Tahmini Veriler). *Faize Rafsancani’nin atıf yaptığı karşılaştırmalı rakam.
İSLAMİ ETİK BAĞLAMINDA BİR DEĞERLENDİRME
Kur’an’ın siyaset felsefesine ilişkin en belirleyici ayetlerinden biri, el-Maide 5/8’de yer alır: ‘Bir topluma duyduğunuz kin, sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun, bu takvaya daha yakındır.’ Bu ilke, yalnızca bireysel ahlak için değil, devlet etiği için de bağlayıcı bir ölçüt niteliği taşımaktadır.
Hz. Ali’nin Malik el-Eşter’e yazdığı mektupta dile getirilen yönetim felsefesi de aynı ilkeyi takviye eder: İktidar, halkın iyiliği için değil, iktidar adına kullanıldığında meşruiyetini yitirir. Nahcü’l-Belâga’daki bu veciz perspektif, İran’ın kendi atıf çerçevesinde yer alan Şii siyaset geleneğinin temel metinlerinden birini oluşturmaktadır.
Bu perspektiften bakıldığında, İran’ın bölgesel söyleminin en önemli ihlali şudur: ‘Eksen’ dili, insanı araç olarak görür. Suriyeli siviller ‘Esad’ı kurtarmanın bedeli’, Yemenli çocuklar ‘stratejik konumlanmanın maliyeti’ hâline gelir. Oysa İslam’ın siyaset felsefesi, insanın hiçbir stratejik hesabın nesnesi olamayacağını önce ilke olarak, ardından da kurumsal yaptırım olarak öngörür.[12]
Burada ilginç bir tarihsel paradoks belirir: Humeyni, İran-Irak Savaşı’nın sekiz yılın sonunda 1988’de ateşkesi kabul etmek zorunda kalmış ve bunu “zehirli kadehi içmek” olarak nitelendirmiştir. O savaşın 500.000 ile 1 milyon arasında insanın hayatına mal olduğu düşünüldüğünde, meşruiyet ve maliyet arasındaki denge meselesi, İran siyasetinin kurucu evresinden bu yana çözümsüz kalmaktadır.
Abdülkerim Surûş’un tespiti bu bağlamda özellikle keskin bir anlam kazanır: Velayet-i Fakih sistemi, dini otoritenin siyasi kararların meşruiyet kalkanı olarak kullanılmasına imkân tanır. Bu durumda hiçbir dış politika hatası ‘Allah adına alınan bir karar’ olarak eleştiri konusu yapılamaz. Hâlbuki İslam geleneğindeki şura ilkesi ve kamu yararı (maslaha) kavramı, tam da bu tür hesap sorulabilirliği için teorik bir zemin sunmaktadır.
el-Bakara 2/205. ayetin uyarısı bu noktada büyük bir anlam yoğunluğuyla öne çıkar: ‘O, iş başına geçince yeryüzünde fesat çıkarmak, ekinleri ve nesilleri yok etmek için koşar. Allah ise fesadı sevmez.’ Buradaki ‘yeryüzünde fesat’ (fasad fi’l-ard) kavramı, klasik İslam hukukunda yalnızca bireysel değil, siyasal yıkıma da uygulanmıştır.
MUHALEFETİ SUSTURMAK: BASKI MEKANİZMALARI
İçeriden yükselen seslerin ortak kaderi, susturulmaktır. Faize Rafsancani, ev hapsi ve siyaset yasaklarıyla karşılaşmıştır. Musevi ve Kerrubi, 2011’den bu yana fiilen hapsedilmiş durumdadır. Abdülkerim Surûş, İran’dan sürgüne gitmek zorunda kalmıştır. Gazeteciler, hukuk insanları ve sivil toplum aktörleri gözaltı ve yargılamayla sindirme baskısına maruz kalmaktadır.
Bu durum, dış politika tartışmasının iç siyasetten ayrılamayacağını göstermektedir. İran, dışarıda özgürlükçü bir söylem üretirken içeride ifade özgürlüğünü bastıran bir düzen kurmuştur. Reformist eğilimli Cumhurbaşkanı Hatemi döneminde bile bu paradoks aşılamamış, muhafazakâr kurumlar baskı mekanizmalarını işletmeye devam etmiştir.
Bu paradoks, İran siyasetini anlamanın en temel anahtarlarından birini sunar: İçeride sistematik biçimde baskı altında tutulan bir vicdan, dışarıda mazlumların sözcüsüymüş gibi davranabilir mi? Faize Rafsancani’nin sorusu tam da bu çelişkinin kalbine saplanmaktadır.
BİR MEŞRUİYET KRİZİ Mİ?
İran’ın Ortadoğu politikasındaki iki ses, aslında tek bir soruyu farklı biçimlerde sormaktadır: Devrim kimin adına yapılmaktadır? Ruhani ve Süleymani için cevap nettir: Şii-İslam medeniyetinin coğrafi genişlemesi adına. Faize Rafsancani, Musevi, Surûş için ise bu soru, acı bir hesap cetveli gerektirmektedir.
İran’ın “mazlumların savunucusu” söylemi, bizzat mazlumları öldürme pratiğiyle giderek daha derin bir çelişki tablosu oluşturur. Bu gerilim, münhasıran Batılı kaynakların ürettiği bir analiz değil; kendi devrimci kuşağından figürlerin içeriden dile getirdiği bir saptamadır.
Tarihsel olarak büyük siyasi projelerin meşruiyet bunalımı, en derinden içerideki seslerin isyanıyla başlar. İran’da bu sesler var olmaya devam etmektedir. Onları bastırmak için işletilen baskı mekanizmaları, paradoks olarak, bu seslerin taşıdığı tarihsel ağırlığı daha da artırmaktadır.
Seyyid Hüseyin Nasr’ın hatırlattığı üzere, İslam’da siyasi meşruiyet kalıcı biçimde ‘adalet’e bağlıdır. Adaletin yok olduğu yerde, iktidar da zamanla kendini taşıyamaz hâle gelir. İçeriden yükselen sesler, bu kadim hatırlatmanın çağdaş yansımasıdır.
1979 İslam Devrimi öncesi seküler liberal ve sosyalist çevrelerden Sünni İslamcı gruplara kadar İranlı İslamcı çizgiye açık destek veriliyordu. 1979’dan sonra aşamalı olarak bu desteğin azalmasının sebebi “İslam Cumhuriyeti” rejiminin devrim ilkelerine sadık kalmaması, aksine devrim sürecinde bayraklaştırdığı tüm söylemleri araçsallaştırarak Fars-Şii Devletçiliğini güçlendirmek adına hem İran içinde insan hakları ihlallerini hem de bölgedeki katliamları meşrulaştırmasıdır. Bu gerçeklik Karabağ sorununda Ermenistan’ı destekleyen Tahran’ın 2003’te Irak’ın işgali sonrası ABD ile yapılan işbirliği ile görünür olmuş Lübnan’ın ve Yemen’in içişlerine müdahalede netleşmiş ancak özellikle Suriye’de Esed rejimine verilen sınırsız destekle doruk noktasına çıkmıştır. İran içerisinde işkence ve infazların sıradanlaşması da cabası. İran rejiminin elitleri bu durumdan ders çıkarmak yerine özeleştiri yapan İranlı siyasileri de baskıyla susturmayı tercih etmişlerdir.
İşte bu sabıka dosyası İran rejimine yönelen gayrimeşru ABD-İsrail saldırıları karşısında Batı başkentlerinde ve İslam ülkelerinde beklenebilecek sivil toplum tepkisini minimize etmektedir.
Kaynakça
Rafsancani, Faize Haşimi. Al-Monitor röportajları ve İran basın açıklamaları, 2015–2016.
Ruhani, Hasan. IRIB News Agency ulusal güvenlik konuşmaları, 2013.
Süleymani, Kasım. Devrim Muhafızları iç ve kamuoyu konuşmaları, 2012–2019. Aktaran: Dexter Filkins, ‘The Shadow Commander,’ The New Yorker, 30 Eylül 2013.
El-Aude, Süleyman. Hamaney’e Açık Mektup, Ekim 2013. Reuters haberi, 15 Ekim 2013.
Akademik Kaynaklar
Abrahamian, Ervand. A History of Modern Iran. Cambridge: Cambridge University Press, 2008.
Cockburn, Patrick. Muqtada: Muqtada al-Sadr, the Shia Revival, and the Struggle for Iraq. New York: Scribner, 2008.
Moin, Baqer. Khomeini: Life of the Ayatollah. London: I.B. Tauris, 1999.
Nasr, Seyed Hossein. Islam: Religion, History, and Civilization. San Francisco: HarperSanFrancisco, 2003.
Qassem, Naim. Hizbullah: The Story from Within. London: Saqi Books, 2005.
Shariati, Ali. On the Sociology of Islam. Çev. Hamid Algar. Berkeley: Mizan Press, 1979.
Soroush, Abdolkarim. Reason, Freedom, and Democracy in Islam. Oxford: Oxford University Press, 2000.
İnsani Veri Kaynakları
ACLED (Armed Conflict Location and Event Data). Yemen Çatışma Veri Tabanı, 2014–2023.
BM OCHA. Yemen İnsani Kriz Raporları, 2014–2023.
Syrian Observatory for Human Rights (SOHR). Yıllık Suriye Çatışma Raporları, 2011–2022.
OHCHR. Suriye İnsan Hakları Raporları. Cenevre: BM Yayınları, 2012–2022.
İslami Birincil Kaynaklar
Kur’an-ı Kerim. el-Bakara 2/205; el-Maide 5/8; el-Hucurât 49/9.
Nahcü’l-Belâga. Hz. Ali’nin Malik el-Eşter’e mektubu (Mektup No. 53
Hasan Ruhani, “Millî Güvenlik ve Dış Politika Üzerine” başlıklı 2013 yılı konuşması. İran Devlet Yayın Arşivi, IRIB News Agency, 17 Eylül 2013.
Faize Haşimi Rafsancani, İran reformist kanal IRIB röportajı ve muhtelif açıklamalar, 2015–2016. Bkz. https://www.newarab.com/news/iran-ex-presidents-daughter-blames-tehran-syria-atrocities
Kasım Süleymani’nin Devrim Muhafızları bünyesindeki çeşitli konuşmaları için bkz. Dexter Filkins, “The Shadow Commander,” The New Yorker, 30 Eylül 2013
Hasan Nasrallah, Hizbullah’ın Siyasi Burokratik Açıklamaları, muhtelif tarihler 2012–2018. Bkz. Naim Qassem, Hizbullah: The Story from Within (London: Saqi Books, 2005); İngilizce çeviri.
Mehdi Kerrubi ve Mir Hüseyin Musavi’nin 2009 Yeşil Hareket sürecindeki açık mektupları. Bkz. “Iran’s Green Movement After Ten Years,” Middle East Eye, 12 Haziran 2019.
Abdülkerim Surûş, “Ahlak ve Siyaset” üzerine dersler ve söyleşiler. Bkz. Abdolkarim Soroush, Reason, Freedom, and Democracy in Islam (Oxford: Oxford University Press, 2000), s. 131–152.
Mukteda es-Sadr’ın Irak’taki Şii siyasetine ilişkin yorumlar. Bkz. Patrick Cockburn, Muqtada: Muqtada al-Sadr, the Shia Revival, and the Struggle for Iraq (New York: Scribner, 2008), s. 211–234.
Suriye’deki ölü sayısına ilişkin çeşitli raporlar. Bkz. Syrian Observatory for Human Rights (SOHR) yıllık raporları 2011–2022; OHCHR (BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği) Suriye raporları. Tahminler 400.000 ile 600.000 arasında değişmektedir.
Yemen İnsani Kriz verileri. Bkz. OCHA (BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi) Yemen raporları, 2014–2023; ayrıca ACLED veri tabanı Yemen çatışma kayıtları.
Kur’an-ı Kerim, el-Maide 5/8: “Bir topluma duyduğunuz kin sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun, bu takvaya daha yakındır.” Ayrıca el-Hucurât 49/9: “Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle savaşırsa aralarını bulun.”
Nahcü’l-Belâga, Hz. Ali’nin Malik el-Eşter’e gönderdiği mektup (Mektup No. 53). Türkçe çev. Ömer Rıza Doğrul (İstanbul: İlk Yayınevi, 1963). Söz konusu pasaj adalet ve yöneticilik anlayışını kapsamlı biçimde ele alır.
Seyed Hossein Nasr, “İslam’da Adalet ve Barış” üzerine konuşmalar. Bkz. S.H. Nasr, Islam: Religion, History, and Civilization (San Francisco: HarperSanFrancisco, 2003), s. 155–172.
Humeyni’nin İran-Irak Savaşı dönemindeki ateşkes kararına dair açıklaması. Bkz. Baqer Moin, Khomeini: Life of the Ayatollah (London: I.B. Tauris, 1999), s. 284–293.
Abdolkarim Soroush, Reason, Freedom, and Democracy in Islam (Oxford: Oxford University Press, 2000), s. 131–152.
Kur’an-ı Kerim, el-Bakara 2/205: “O, iş başına geçince yeryüzünde fesat çıkarmak, ekinleri ve nesilleri yok etmek için koşar. Allah ise fesadı sevmez.”
Tahran’daki sivil toplum kuruluşlarının ve gazetecilerin bastırılmasına dair belgeler için bkz. Reporters Without Borders (RSF) İran Raporları, 2015–2023; Human Rights Watch, “Iran: Activists Face Mounting Repression,” 2020.
Molla Rejimine yönelik iç muhalefetin tarihsel seyri için bkz. Ervand Abrahamian, A History of Modern Iran (Cambridge: Cambridge University Press, 2008), bölüm 6–7.
İbrahim Reisi dönemine ait eleştirel değerlendirmeler için bkz. “Raisi’s Iran: One Year Later,” Middle East Institute, Temmuz 2022; Suzanne Maloney, “The Revolutionary Enterprise,” Brookings Institution, 2022.