İmam Amiri Baraka ve siyah estetik

‘Gerçekliğe ve Geleneğe Karşı’ kitabının yazarı Halil Turhanlı “Amiri Baraka, Down Beat gibi dergilerin sayfalarında bu yeni eğilimi, özellikle de Albert Ayler’ın müziğini övüyor, destekliyordu” diyor.

İmam Amiri Baraka (önceki adıyla LeRoi Jones) 1960’lardan başlayarak ölümüne değin radikal siyah poetikanın ve aktivizmin hayli etkili bir temsilcisi oldu. Bugün şiirleri, sahne oyunları, siyasi denemeleri ve politik yazıları ve müzik eleştirileri ile yeni bir estetiğin yaratıcısı olmanın yanısıra taban (grassroots) hareketlerinin içinde yer alan, Newark ve Detroit gibi şehirlerde siyah öfkenin ateşlediği sokak isyanlarına, ırksal eşitlik mücadelesine katılmış bir aktivist olarak da anılıyor. Köleliğin siyahların bedenlerinin yanı sıra ruhlarında da açtığı derin yaraları iyileştirmeye çalışan bir şifa dağıtıcıydı o.

1950’lerin sonralarında Greenvich Village’de Beat çevresine katılan Baraka siyah bilincin ve protesto seslerinin yükseldiği günlerde bu bohem çevreden koparak Harlem’e, halkının arasına döndü. Siyah Güç (Black Power) hareketinin merkezinde yer almıştı. Siyahlar için yeni bir sanat anlayışını savunmuş olması ilk bakışta Harlem Rönesansı sanatçılarını çağrıştırır, ancak aralarında oldukça önemli farklılıklar mevcuttur. 1920’lerdeki siyah kültürel canlanmanın yuvası ve sembolik merkezi Harlem’di. Baraka açısından böyle bir merkez söz konuşu değildi. Siyahların bulunduğu her yer mücadele alanıydı. Harlem Rönesansı sanatçılarının etkisi edebiyat ve sanat çevrelerinin dışında sınırlı kalırken Baraka sokaklardaki eylemci siyahlarla buluştu, aralarına katıldı, onlardan biriydi.

***

Kuşkusuz siyahlar daha önce de ırksal baskı, sömürü ve eşitsizliğe başkaldırmışlardı; fakat bunların neredeyse tamamı kırsal Güney’de, genellikle de plantasyonlarda vuku bulmuştu. İç savaş sonrasında ve Yeniden Yapılanma Dönemi’nde siyahlara verilen eşitlik, tam yurttaşlık sözlerinin yerine getirilmemesinin doğurduğu hoşnutsuzluk yer yer isyanlara yol açmıştı. Ayrıca bir köle ayaklanması olarak başlayan ve kısa süreli de olsa bir siyah cumhuriyetin kurulmasına yol açan Haiti Devrimi de siyahlara güç ve esin kaynağı olmuş, ayaklanmışlardı: ancak bunlar sadece birer kıvılcım olarak kalmıştı. Ama şimdi isyan şehirlerdeydi. Siyah Amerika’nın öfkesi şehirleri ateşe veriyordu. Amiri Baraka bu öfkenin politik bir duygu ve politik bir güç olduğunu haykırdı.

***

Amiri Baraka’nın bohem çevreden politik bağlanmaya, siyahların özgürlük mücadelesinde aktif rol almaya yönelmesinde iki olay belirleyici oldu. Bunlardan ilki bir grup siyah yazarla birlikte 1960 Temmuz’unda Küba’ya yaptığı ziyaret. Hayatında dönüm noktası olan bu ziyaret boyunca nasıl bir şiir yazması gerektiğini yeniden düşündü. Küba Devrimi’nin başlangıç noktası sayılan Sierra Maestra Dağı’nda Fidel Castro’nun iki saat süren bir konuşmasını dinledikten sonra “sadece bir şair olmamaya” karar verdi. Devrimci bilinç taşıyan ve bunu halkına aşılayan şair olacaktı. Küba’yı radikal entelektüellerin ülkesi olarak görüyordu. Ziyaretin ardından siyah ulusçuluk ideolojisini benimsedi.

Politik açıdan ikinci değişimi Malcolm X’in dünyası ve düşünceleriyle temas ettikten sonra yaşadı. Siyahların eşitlik mücadelesinin giderek yükseldiği yıllarda birçok siyah entelektüel, yazar ve müzisyen sömürgeci ideolojinin bir parçası haline geldiğini düşündükleri Hıristiyanlığa alternatif olarak İslamiyet’i seçtiler; hatta bunlardan bazıları İslamiyet’i siyahları uğradıkları haksızlıklar karşısında koruyucu bir din, giderek bir tür kurtuluş teolojisi olarak kavradı. Malcolm X bu eğilimin en etkili temsilcisiydi.

***

Siyah devrim fikrinin ateşini yakan, siyah bilincin yükselmesi ve yayılması için mücadele eden Malcolm X’nin öldürülmesinden sonra etkisi özellikle siyah yazarlar, sanatçı ve müzisyenler arasında yoğun biçimde duyuldu. Bunlar arasında Amiri Baraka da vardı. Onun düşüncelerini “Malcolm X’in sembolik halefi” sayılacak denli benimsedi. Malcolm X, 28 haziran 1964 tarihinde Harlem’de bir salonda yaptığı konuşmada siyahların “kültürel devrim” başlatmaları gerektiğini belirtmişti, “mirasımızı ve kimliğimizi yeniden ele geçirmeliyiz” diyordu. Amiri Baraka onun bu kültürel devrim çağrısına uydu Amiri Baraka’da şiir ve oyunlarıyla Afro-Amerikalı gençlerin siyah bilinç edinmelerine, siyah ruh kazanmalarına yardım etti. Onları ayağa kalkmaya, direnmeye ve nihayet meydan okumaya teşvik etti.

Şiirleri, oyunları, politik polemikleriyle, kısacası bütün yazdıklarıyla beyaz kültürel hegemonyaya, ana akım Amerikan kültürüne siyah bir alternatif oluşturmanın peşindeydi. 1976 yılında bir söyleşide “popüler kültür benim için her türlü sanatın yaşam kaynağıdır, söz konusu olan halktan alıp halka vermektir” diyordu. Beyaz kültürün hegemonyasına karşı mücadelede popüler kültür sembollerini, imge ve ikonlarını dönüştürdü. Zihinsel tahakkümü açığa vurmak için yaptı bunu. Gramsci’nin sözünü ettiği anlamda bir kültürel hegemonya mücadelesinde başvurduğu taktik. Amiri Baraka şiiri(ni) ve caz müziğini hiç birbirinden ayrı düşünmedi. Caz müziği gibi yüksek enerjili bir şiir yazmak istedi; şiir canlı olmalı, soluk alıp vermeliydi. Müziğe bir aktivist tutkusuyla ve şair hassasiyetiyle yaklaştı. 1966 yılında kaleme aldığı “Değişen Aynı” başlıklı denemesinde siyah müziği bir direniş alanı, öncelikle de ruhsal bir direnişin alanı olarak tanımladı. Ruhaniliğin, maneviliğin siyah müziğin en önemli özelliği ve gücü olduğunu belirtti. Siyahların müziği doğrudan hayatlarını, tarihlerini yansıtıyordu ve onların hayatlarında kuvvetli bir ruhani boyut vardı.

***

Müzik konusunda en esin verici kitabı sayılan Blues People’da siyah ve spiritüel sözcükleri neredeyse eşanlamlıdır. Bu kitapta siyah müziğin değişik türlerinin tarihsel gelişimini, bu türlerin siyah kimliğin oluşumuna katkılarını inceledi. Kitap tarih, sosyoloji ve müzik incelemesinin bir sentezi niteliğindedir. Amiri Baraka’ya göre müzik kimliği oluşturuyor, dışa yansıtıyor, bu kimliği ifade ediyor, siyahların kendilerini beyaz tehdite ve teröre karşı korumalarında bir silah işlevi görüyordu. Bu müzik köle gemilerindeki uzun ve ıstırap verici yolculukların, plantasyonlardaki ağır çalışma koşullarının, gettolara kapatılmanın siyahların ruhlarında açtığı derin yaraların sese dönüşmesiydi. Onların ruhlarından kopup gelen haykırıştı.

1960’larda cazda yeni bir avangard eğilim belirmişti. Birçok müzik eleştirmeni kısa süre sonra özgür caz (free jazz) olarak adlandırılacak bu yeni radikalizme kayıtsız kaldı; ana akımı, müzikteki konformizmi tehdit etmesinden rahatsızlık duyuyorlardı. Amiri Baraka bu eğilimin siyah müziğe getireceği ifade zenginliğinin ilk farkına varanlardan biriydi. Özgür cazı baştan itibaren savundu. Caz müziğinde, bu müziğin ritminde bir ruhanilik, bir tür mistisizm buluyordu. Bu nitelikleri özgür cazın da içerdiğini ileri sürdü. Ona göre özgür cazcılar “bilinmeyenle, gizemli olanla” ilgileniyorlardı.

Tenor saksafoncu Albert Ayler bu yeni eğilimin önde gelen temsilcilerinden biriydi. Teknik ve tematik açıdan radikaldi. Cazın başlangıcına dönüyor, kaynakları yeniden değerlendiriyor, bu müziğe sofistike bir biçim veriyordu. Saksafonundan yayılan geniş ve zengin ses renginin zenginliği, tınıların gücü “elektronik bir sis düdüğü” olarak tanımlanıyordu.

***

Amiri Baraka (aslında henüz LeRoi Jones) Down Beat gibi dergilerin sayfalarında bu yeni eğilimi, özellikle de Albert Ayler’ın müziğini övüyor, destekliyordu. Onun müziğinde heyecan verici bir ruhanilik buluyordu. Haklıydı, Albert Ayler’ın müziğinde gerçekten öylesi bir ruhani töz mevcuttu. 1964 yılında Gary Peacock (bas) ve Sunny Murray (davul) ile birlikte Albert Ayler Üçlüsü olarak yayınlanan Spiritual Unity albümü daha adından başlayarak bu ruhani tözü duyuruyordu. New Yorklu müzik tutkunu avukat Bernard Stollmann’ın bağımsız plak şirketi ESP Disk’in yayınladığı albüm özgür cazın ilk örneklerinden biridir. Üçlü sabit ses perdelerini tanımamış, ritmik bağımsızlığı seçmiş, üç otonom ritmik düzey oluşturmuş, kişisel anlatım ve toplu doğaçlama arasında hassas bir denge kurmuştu. Belki de hepsinden önemlisi birbirlerini dinlemeye öncelik vermişlerdi. Albüme spiritüel birliğini veren en başta bu iletişimdi.

Albert Ayler 1964 yılında sadece Spiritual Unity albümünü yapmamıştı. O yıl ayrıca topluluğuyla birlikte Kanadalı deneysel sinemacı Michael Snow’un New York Göz ve Kulak Denetimi adlı filminin müziğine de imza atmıştı. Lower Manhattan’da bir stüdyoda kaydedilen albüm toplu doğaçlamalardan oluşuyordu. Snow filmde imgelere özellikle derinlik vermemiş, onları yüzeyde bırakmıştı; daha doğru bir anlatımla derine inmeyi ve imgelere derinlik kazandırmayı Albert Ayler ve topluluğuna bırakmıştı. Ruhani bir töz barındıran avangard müziğin yetkin bir örneğini yaratan ve böylelikle Amiri Baraka’nın tezlerini doğrulayan Albert Ayler ve topluluğu da bunu mükemmel biçimde başarmıştı.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.

İlgili Haberler

Boris’in büyük çaresizliği
Gözaltı kararı araçsallaştırma ve sorunları kronikleştirme
Nasıl bir sistem

Görüşler Haberleri