Melahat Abla’nın hepimize diyecekleri var...

Çocuk edebiyatının en çok satan yazarlarından Şermin Yaşar, ‘Tarihi Hoş Çakal Lokantası’yla bu kez yetişkinlerin karşısına çıktı. “Geleneğe, geçmişe çok küstük. Hikaye anlatmaktaki derdim biraz gelenekle barışmak” diyen Yaşar’ın 26 öyküsünde kapının önünde akşamüstü sohbeti yapan kadınlar, salçalı ekmek yiyen çocuklar, pencere önünde yetiştirilen çiçekler, camdan bakan yaşlılar var.

MELEK GEDİK / İSTANBUL

Bir Garip Kuyruk’ ve ‘Cesaret Sandığı’ ve ‘Dedemin Bakkalı’ gibi çok satan çocuk kitaplarının yazarı Şermin Yaşar, bu kez Doğan Kitap’tan çıkan ‘Tarihi Hoş Çakal Lokantası’yla okuyucuyla buluştu. ‘Oyuncu Anne’ adıyla da bilinen Yaşar, yeni kitabında kendi has uslübu ile geçmişin yok olmuş unsurları bir araya getirmiş. Şükrü Bakkal, Hacanne, Melahat Abla ve daha niceleri ‘Tarihi Hoşça Kal Lokantası’nı en naif misafirleri... Şermin Yaşar ile konuştuk.

* ‘Tarihi Hoşça Kal Lokantası’nın içinde sıcacık hikayeler var. Çocuk kitaplarından sonra tüm okuyuculara hitap eden bir kitap kaleme almışsınız. Buna nasıl karar verdiniz?

Öykü benim için yeni bir şey değil, üniversite yıllarından beri yazıyorum. Reklamcılığa ilk başladığım yıllarda çok güzel bir süet dosya geçmişti elime, içinde yazdığım öyküleri çıktı alıp saklıyordum. Sonra baktım dosyanın ağzı kapanmaz oldu. Ara ara açıp, başka birinin öykü kitabını okur gibi, eskiden yazdığım öyküleri çıkartır okurdum. Geçen yıldan beri zaman zaman Kafa Dergisinde yazıyordum. Okurların öykülerimi de sevdiğini fark ettim. ‘Tarihi Hoşça Kal Lokantası’na vesile oldular yani. Süet dosyadan da iki öykü var kitabın içinde. Sanıyorum onları yazdığımda yirmi iki, yirmi üç yaşındaydım.

* Kitabınızda tam 29 öykü var. Hepsi de geçmiş, özlem ve aile kokuyor. Bu hikayeler nasıl bir geçmiş ya da nasıl bir ruh haliyle yazıldı?

Ben bir köyde büyüdüm. Orada duyduklarımı, dinlediklerimi, yaşadıklarımı unutmak mümkün değil. Düşünce, duygu ve hayal dünyamın temellerinde Anadolu insanının saf zekası var. Yıllar içerisinde o insanların büyük kısmı büyük şehirlere gelip şehir insanı oldu. Ben de dahil. Şehir seni ne kadar değiştirirse değiştirsin, özünde aynı kalıyorsun, o insanları bir yerde buluyorsun. Çıkıyorlar karşına. Birbirini tanıyorsun hemen. Parkta çocuğunun sırtına mendil yerleştirirken karşılaşıyorsun, markette domates seçerken karşılaşıyorsun, bir yerlerde çıkıyor işte karşına. O insanlardan duyduklarımı, dinlediklerimi, gördüklerimi yazdım.

* Öykülerinizde teknolojiyle sürekli mücadele eden ya da yeni dünya düzenini kabullenmeyen karakterler bulunuyor. Örneğin bakkallar özel bir yer tutuyor, süpermarketlere söylenenler mevcut. Gerçekten böyle mi, bu durumdan dolayı dertli misiniz?

Ben dertli değilim de insanlar dertli. Benim dertli olduğum durum şu; geleneğe ve geçmişimize küstük. Sanki hiç yaşamadık kendi çocukluğumuzu, sanki hepimiz teknolojinin, büyük şehirlerin göbeğinde doğduk. Garip bir şekilde görmezden geliyoruz bunları. Derdim biraz gelenekle barışmak. Kendi kendime şunları soruyorum apartmanlar arasında gezerken: Kapının önünde altlarında minderlerle oturup akşamüstü sohbetleri yapan teyzeler minderleri silkeleyip ne zaman girdiler içeriye? Misafirliklerde çocukların kafasına dökülen kolonya uçup nereye gitti? Babalarımızın ayaklarındaki beyaz çoraplar ne zaman kıroluk göstergesi oldu? O tek katlı evler, sokakta yenen salçalı ekmekler, toz, toprak, pencerenin önündeki çiçekler, camdan bakan yaşlılar, bahçesine kaçan topu kesmeye kalkan vicdansızlar, ‘Aldım verdim ben seni yendim’ diyenler, ip atlayanlar, seksek oynayanlar nereye gitti? İlk kim kolonyayı kaldırıp yerine parfüm şişesi koydu? İlk kim çocuğunun kolundan tutup ‘artık sokakta oynamak yok, sokaklar tehlikeli’ dedi. İlk kim, bakkaldan alışveriş etmez oldu? Kitap biraz bu sorulara kendi kendime verdiğim cevaplar.

* Hep derler; derdin varsa ya hikaye anlatırsın ya da hikaye yazarsın. Sizinki nedir?

İnsanları gelenekle barıştırmak, geçmişle barıştırmak, asıl bizi hatırlatmak istiyorum sanıyorum. Eğer kabullenebilirsek kendimizi, geçmişimizle, geldiğimiz yerle, bizi biz yapan insanlarla barışabilsek her şey daha kolay olacak. O zaman daha kolay çıkabileceğiz kendi yolculuğumuza. O yolculukta da biraz gülelim istiyorum. Çok mu?

ÇOCUK EDEBİYATININ VAZİFESİ BÜYÜK

* Bu zamana kadar çocuklar için yazdınız. Yeni kitabınız ise herkes için. Çocuk ile yetişkin kitleye hitap etmek arasında nasıl farklar var?

Çocuklar için yazdığım kitapları yetişkinler de büyük bir zevkle okuyor. Hatta ‘Dedemin Bakkalı’nın mesela böyle bir birleştirici etkisi var aile içinde. Çocuk için yazmak çok heyecan verici. Satır aralarına küçük mesajlar bırakmak, onları güldürebilmek ve anladığını hissettirmek müthiş bir şey. Vazifesi büyük bir edebiyat. Yetişkinlerin bir kitabı okusun, bir ay sonra sor, çoğu sadece okurken aldığı hazzı hatırlar; altını çizerek okumadıysa geriye çok bir şey kalmamıştır. Ama çocuk öyle değil. 20 yıl sonra da hatırlayacak orada okuduğunu.

KAPANAN BAKKALIN İÇİNİ ÖYKÜDE TOPLADIM

Kitapta her hikaye çok etkili... Peki, sizin en çok etkilendiğiniz öykü hangisi? İçselleştirdiğiniz karakterler kimlerdi?
İlk öykü. Kaya Bakkaliyesi. Gerçek çünkü. Dedem Şükrü Kaya, bir köy bakkalını 35 yıl işletti. Çocukluğum onun yanında geçti. Sonra bakkal kapandı ve ben de öyküdeki gibi bakkal kapandıktan sonra içini topladım. Tarihi geçen ürünleri attım, işe yarayanları ayırdım, kendime hatıra olarak bazı şeyler ayırdım. Sonra bir ara öylece oturup kaldım bakkalın içinde. İzledim. Baktım her şeye. Kitaptan bir cümleyle devam edeyim: ‘Son bir kez paspas çektim yerlere, son müşterinin ayak izlerini o gün öyle sildim.’

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.

İlgili Haberler

Wattpad’deki öyküsü milyonlarca kez okunan Öznur Yıldırım: İnternet edebiyatı yendi
Nobel Murakami’yi teğet geçti

Hayat Haberleri