Prof. Sinem Akgül Açıkmeşe yazdı: Söylem ve algılarla Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği

Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Sinem Akgül Açıkmeşe, Türkiye-Almanya ilişkilerinde son zamanlarda yaşanan gerilimlerin de ışığında Türkiye-AB ilişkilerini değerlendiriyor.

“Türkiye AB için hem aday ülkedir hem de stratejik ortaktır”. “[Müzakerelerde] yeni fasıl açılmasını düşünmemizi bu aşamada zorlaştıran sadece Kıbrıs sorunu değildir”. “Türkiye aday ülkedir ve öyle kalacaktır”.

Avrupa Birliği’nin Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Mogherini’nin 25 Temmuz’daki AB-Türkiye Siyasi Diyalog toplantısının ardından gerçekleştirilen basın toplantısında kurduğu yukarıdaki cümleler Türkiye-AB ilişkilerinin kısa vadede nasıl bir seyir izleyeceğinin habercisi sayılabilir. Benzer şekilde, Komisyon temsilcisi Hahn’ın bu toplantıda müzakerelerin dondurulmasından bahsetmeksizin, “Türkiye’deki demokrasi ve hukukun üstünlüğü alanındaki olumsuz ivmenin tersine dönmesi” koşuluna bağlı olarak ilişkilerin ilerleyeceğine dair sözleri Türkiye-AB ilişkilerindeki statükonun devamlılığına işaret ediyor.

Türkiye ile katılım sürecinin AB tarafındaki uygulayıcılarının bu ifadelerini 6 Temmuz’da Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye ile müzakerelerin koşullu olarak askıya alınmasını tavsiye eden kararı ile birlikte okumak lazım. 477 olumlu oyla kabul edilen kararın (Madde 8) 16 Nisan referandumunda kabul edilen anayasa reform paketinin değiştirilmeden uygulanması halinde Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasına dair tavsiyesi, AB kurumları genelinde henüz benimsenmedi. Kadir Has Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Merkezi  tarafından yürütülen “Türk Dış Politikası Kamuoyu Algıları Araştırması”nın 2017 yılı sonuçlarına göre, Türk halkının %70’i de Avrupa Birliği’nin Türkiye ile müzakereleri yakın zamanda durduracağına inanmıyor.

AB NEDEN BIRAKMIYOR

Peki, AB, Türkiye ile kimi zaman atalet ve çoğu zaman krizden bir türlü kurtulamayan katılım-temelli ilişkisine neden nokta koymuyor/koyamıyor? Her biri ayrı bir yazının konusunu oluşturacak gerekçeler arasında mülteci anlaşmasının Avrupa’ya olumlu yansımaları, Türkiye’nin stratejik açıdan Avrupa’ya yabancılaştırılmaması isteği, 1987’deki üyelik başvurusundan bu yana bu sürece verilen emeğin ve mali kaynakların çöpe atılmaması kaygısı sayılabilir. Amaç, kapsam ve kurumsal mekanizması ile işleyebilir bir alternatifin henüz kurgulanmaması da AB’nin çekinceleri arasında yer alıyor.

AB karar-alıcılarının söylemlerinde ve Birliğin resmi metinlerinde son dönemlerde Türkiye’nin “stratejik ortak” olarak tanımlanmasına sıklıkla rastlıyoruz. Terörle mücadele, göç, enerji, ticaret, ekonomi, tarım, ulaştırma gibi alanlarda işbirliğinin derinleşmesi neredeyse her düzeyde yapılan ikili görüşmelerin temelini oluşturuyor. Buna karşın, liderlerin Türkiye’yi hem stratejik ortak hem de aday ülke olarak değerlendirmeleri, bu statülerin henüz birbirinin yerine geçmediği izlenimini yaratıyor. Üyeliğin yerine geçebilecek alternatif bir modelin sadece dile getirildiğini fakat içeriğinin henüz olgunlaşmadığını da Hahn’ın Nisan 2017’de Malta’da gerçekleşen AB Dışişleri Bakanları toplantısının ardından verdiği mülakattaki şu sözlerden anlayabiliriz: “…Türkiye, Avrupa perspektifinden uzaklaşıyor…İlişkilerimizin odağında başka şeyler olmalı…Bir tür işbirliğini yeniden başlatmak üzere gelecekte neler yapılabileceğine bakmamız gerekli.” Avrupalı karar alıcıların alternatif modele dair söylemlerinin Türkiye’de toplumsal düzlemde karşılık bulmadığını söylemek mümkün. Kadir Has Üniversitesi’nin araştırmasına göre Türk halkının %69,6’sı Türkiye ve AB arasında üyelik yerine farklı bir modelde ilişki kurulmasına karşı çıkarken, bu fikri destekleyenlerin büyük çoğunluğu Gümrük Birliği temelinde ekonomik ve ticari işbirliğinin derinleştirilmesine (%69,7) önem verilmesi gerektiğini belirtiyor.

AB’nin Türkiye’ye üyelik kapılarını bir anda kapatmasını engelleyen önemli faktörlerden bir diğeri de Birliğin benimsediği vatandaş-temelli yaklaşım. Mogherini, “Türkiye’de sivil toplumu desteklemeye devam edeceğiz… amacımız Türkiye’ye ve Türkiye halkına zarar vermek değildir” (Valetta, 29 Nisan 2017) ve “Türkiye vatandaşları katılım sürecindeki müzakereler konusunda da görüşme ve çalışmalarımızın merkezindedir” (Brüksel, 25 Temmuz 2017) diyerek, AB’nin Türk halkının Avrupa bağlarından ve değerlerinden uzaklaşmasını istemediğini ima etmektedir. Bu noktada, tüm olumsuzluklara rağmen, toplumun %48,4’ünün Türkiye’nin AB’ye üye olmasını istediğini ve %44,8’inin AB üyeliğinin Türkiye’ye demokrasi ve insan haklarının gelişmesi, ekonomik seviyenin yükselmesi ve serbest dolaşımın sağlanması gibi konularda faydalı olacağını düşündüğünü hatırlatmak gerekir.

AB’nin vatandaş-temelli bu yaklaşımı ile Türk halkının AB katılım süreci ile paralel olarak insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün gelişimine dair beklentileri örtüşüyor. Türk tarafının “Yargı ve Temel Haklar” (23) ile “Adalet, Özgürlük ve Güvenlik” (24) fasıllarının müzakerelere açılması konusundaki haklı taleplerinin aslında halkın bu beklentilerini karşılamak için önemli bir yol olduğunun AB tarafından anlaşılması çok elzem. Unutulmaması gerekir ki, 23. ve 24. fasılların açılması, bu konularda pazarlık yapılabileceği ve Türkiye’nin kendi hassasiyetlerini AB’ye kabul ettirebileceği anlamına gelmiyor. Katılım müzakereleri doğası gereği, üye olmak isteyen tarafın mevzuatını AB’nin müktesebatına uyumlu hale getirmesini ifade eden bir süreçtir; görüşmelerde çetin pazarlıklar olmaz, sadece geçiş düzenlemeleri talep edilebilir. Dolayısıyla, 23. ve 24. fasılların görüşmelere açılması halinde, Türkiye’nin bu fasıllara dair mevzuatın tamamını benimsemek ve uygulamaktan başka seçeneği yoktur. Buna karşın, özellikle 23. ve 24. fasıllar referans alındığında, Birliğin Aralık 2016’dan bu yana yeni müzakere başlığı açılmaması konusundaki katı tutumu, Türk halkının katılım sürecinin merkezinde bulunduğuna ilişkin AB söylemlerine ters düşmektedir. Müzakerelerde yeni bir fasıl açılmaksızın, katılım sürecinin de facto olarak durduğu ve işbirliği yapılabilecek alanlarda diyalogun sürdürüldüğü modele, yani statükonun korunmasına, karşı çıkanlar da var.

YOL AYRIMINI DİLLENDİREN

CDU-CSU ittifakının Eylül ayında Almanya’da gerçekleştirilecek seçimler için hazırladığı programda, Türkiye’nin AB üyeliğinin reddedilmesinden bahsediliyor. Benzer yorumları 2016’dan bu yana Avusturya Şansölyesi Kern’den de düzenli olarak dinliyoruz. Belli ki bu olumsuz hava Türk halkının algılarına da yansımış durumda. Yukarıda belirtilen araştırma sonuçlarına göre, Türk halkının %81,3’ü bir önceki yılla karşılaştırıldığında %14,6’lık bir artışla, Türkiye’nin AB’ye hiçbir zaman üye olamayacağını düşünüyor. Toplum bu sürecin rafa kalktığına inansa da AB üye devletlerinden gelen bu yol ayrımı seslerine AB’nin kurumsal düzeyde kulak vermemesi şimdilik iyiye işaret…

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.

İlgili Haberler

Almanya'dan AB'ye: Türkiye'ye ile Gümrük Birliği'ni askıya alın

Görüşler Haberleri