Bir gönle yaslanmak

Bekir Fuat

nül kelimesine yaklaşırken bir özel dikkat gerekiyor. Gönül, bizim doğrudan doğruya varlığımızla, varlığı ve hakikati ciddiye alışımızla irtibatlı bir mevzu. Gönül, üzerinde gönül eğleyeceğimiz bir konu değil. O, hakikati fark etmenin değil, içselleştirilmiş bir yoğunlukla anlamanın bir karşılığı.

Varlığı ve hakikati anlama çabamızın en üstünde o var. Yani o en üst gerçeklikte... O en uzakta, en yüksekte gibi gözüken şey insanın bizatihi kendi içinde.

“Gönül gönle yaslanabilir mi?” Gönül gönle yaslanmaz da neye yaslanabilir? Bir hakikat bir başka hakikate kendiliğinden yönelir. Çünkü içimizdeki gönül eri bizim çabamızla oluşacak bir yapı değil. O, biz varsak zaten var olacak bir sestir. Biz varsak zaten var olacak bir duygu, bir seziştir. Gönül, kalbe düşen hassasiyet...

***

Gönül, insan varlığımızda tecelli eden hakikatin durduğumuz düzlemi, o hakikati iç derinliklerimizde duyma yoğunluğumuz… O neyse, o kalbe düşen hassasiyet...

O, onsuz yapamadığımız ama tarif de edemediğimiz gerçeklik… Çünkü biz, insan varlığı olarak ondan anlam buluyoruz, ondan istikamet alıyoruz fakat “tanımla” dediğiniz zaman tanımlayamıyoruz. Tanımlayamayız çünkü bir sonsuzluk bizim sonlu imkânlarımız içinde var olmaya çalışır. Dolayısıyla onu tanımlama çabası bir sonsuzluğu sonlu imkânlarla anlatmaya, tasvir etmeye, tanıtmaya benzer. Sonsuz, sonlu olanı içine alır; tanımlar. Biz sonlu ve sınırlı varlıklar sonsuz olanı tanımlayamaz, izah edemeyiz. Onu ancak hisseder, onunla canlılık kazanırız.

Gönül, bizim için bir varoluş akışı olur ve biz ona yöneliriz. O olmasaydı aşk olmazdı, istek olmazdı. Yani o sonsuzluk bizi çağırmasaydı, sonsuzluğun o tanımlayamadığımız cezbesi bizi harekete geçirmeseydi hayat da mana da olmazdı. O olmasaydı, biz insanlar kendi ağırlığımızı bile taşıyamaz derecede zayıf ve güçsüz kalırdık. İsteksiz kalırdık. Yani gönlün böyle bir varoluşsal boyutu var. Sadece boyut değil, hayatımıza da sirayet eden, canlandıran, hayatımızı hep diri, hep taze tutan bir tarafı var. Hayatımıza birebir yansıyan ve yaşanır olan, yaşanılır olarak duyulan, duyularak yaşanan işte bu hakikat…

***

Gönül ferman dinlemez. Gönül yasa dinlemez. Gönül ideoloji dinlemez. Gönül yaptırım dinlemez ve sınırlandırılamaz. O tanrısal coşkusundan dolayı zaptedilemez. Gönül yasalarla, ideolojilerle akli dayanaklarla sınırlandırıldığı, susturulduğu zaman, zaten gönül olma, gönülden olma vasfını kaybeder.

Var olmanın özünde başlayan, varlık sancısıyla kalbimizi yoklayan acının, sözün, hüznün üstündedir gönül. Orada saflık, duruluk, arınma vardır.

***

Gönül aşka gider, hakikat güneşine yanaşır, onda derman bulur ve yanar…

Aşk gönülde tecelli eder. Bir varlık bir başka varlık ile anlam bulur, onu inşa eder, ayağa kaldırır, canlandırır. Gönül katımız bize varlığın coşkusunu hissettiren, o coşku ile aşka yöneltendir.

Gönül tahrip olursa aşksızlık, umutsuzluk başlar, harabe ülkeler gibi toprak kurur. İnsan kurur, insanla birlikte alem de kurur. Ağır yenilgiler içinde yıkıma uğrayan, kuruyan aşktır aslında.

Gönül ateşini yeniden harlayan aşktır. Gönlü diri tutan, seferden sefere koşturan, putları yıkan, kendi içsel yolculuğumuza kılavuzdur aşk.

Gönül ehli kimi zaman bu sırrın sahibidir, kimi zaman bu sırrı ifşa edendir.

Denizler gibi taşar gönül; köpürür, hırçın dalgalar gibi vurur kıyıya.

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (4)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.