Dünden bugüne ideolojik yargı tarihimiz

Elif Çakır

Siyasi cürüm olmaz ki siyasi af olsun. Siyasi kanaatten dolayı kimseye ceza verilmeyeceğine göre, af ancak bir haksızlığın tamiri olabilir. ” (5 Mart 1962)

Yeni Demokrat Parti Genel Başkanı Fuat Köprülü, Ankara Karanfil Sokak’taki parti merkezi binasının önünde, kendisine yöneltilen, “Siyasi af konusunda ne düşünüyorsunuz?” sorusuna bu cevabı vermişti.

Yeni Demokrat Parti: Yassıada’da 6-7 Eylül Olayları Davası’nda 94 gün tutuklu olarak yargılanan Fuat Köprülü’nün, 5 Ocak 1961’de suçsuz bulunup serbest kalmasının akabinde, yaşadığı acı ve oldukça dramatik tecrübeye hatta yetmiş yaşında olmasına rağmen, “Milyonlarca vatandaş benden bunu bekliyor” diyerek 18 Aralık 1961’te kurduğu partidir.

“Köprülü, ‘Hürriyetler tam olarak verilince siyasete atılacağım. Kenarda duruyor olmam, siyasetten koptuğum anlamına gelmez’ dedi.” (21 Kasım 1961, Milliyet.)

“Türkiye’de siyasi hürriyet mevcut olduğu müddetçe, siyasetle uğraşmak benim vazifemdir. Milyonlarca vatandaş benden bunu bekliyor.” (17 Şubat 1962)

Köprülü, partisinin merkez binasının önünde sık sık basın toplantıları düzenleyerek Türkiye’nin içinde bulunduğu sürece ve ülkenin sorunlarına dair görüşlerini paylaşıyordu.

14 Ekim 1960’da başlayan ve 15 Eylül 1961 tarihinde biten Yassıada Yargılamalarının ardından yapılan genel seçim (14 Ekim 1961) sonuçları 27 Mayısçılar açısından da ülke açısından da pek iç açıcı değildi.

27 Mayıs darbesinden 7 ay sonra kurulan Adalet Partisi önlerine çıkartılan tüm zorluklara rağmen 71 senatör ve 131 milletvekili, yine 27 Mayıs darbesinden sonra ilk kurulan parti olma özelliği taşıyan Yeni Türkiye Partisi 21 senatör, 51 milletvekili, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi 16 senatör, 40 milletvekili ile Meclise girerlerken, CHP ise bütün devlet desteği ve imkanlarına rağmen 40 senatör, 152 milletvekili çıkartabilmişti.

Vatandaşın hiçbir partiye tek başına iktidar olacak yetkiyi vermediği 1961 genel seçimleri Türkiye’de koalisyonlar dönemini de başlatırken, darbeden çok kısa bir süre sonra “siyasi af” konusunu da gündeme getirdi.

Adalet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi milletvekilleri, Aralık 1961’de siyasi af yasa teklifi üzerinde çalıştıklarını ve yakın zamanda Meclis’e af teklifini getireceklerini açıklamalarıyla birlikte “siyasi af” meselesi ülkenin gündemine girmiş oldu.

“AP ve YTP grupları siyasi af konusunda çalışmak üzere komisyon kurdular.” (13 Aralık 1961)

“Başbakan yardımcısı Akif İyidoğan, ‘İnönü af üzerinde önemle durmaktadır’ dedi.” (Milliyet, 13 Aralık 61)

“Siyasi af konusu hükümete bırakılmalı” ( 15 Aralık 1961)

“Siyasi af konusunda yeni gelişmeler.” (18 Aralık 1961)

1961 Aralığında ülkenin gündemine giren “siyasi af” meselesi 1962 yılının da birinci gündemi olmaya devam etti.

Velhasıl kelam, Yeni Türkiye Partisi Genel Başkanı Fuat Köprülü’ye ülkenin gündeminde olmayan bir konu sorulmadığı gibi ‘siyasi af’ meselesini ülkenin gündemine sokan da Köprülü değildi. Millet Meclisi’nin gündeminde olan ve siyasetçileri ilgilendiren bir konu bir siyasi parti liderine sorulmuş ve o parti lideri de konu hakkındaki görüşlerini dile getirmişti.

“Siyasi cürüm olmaz ki siyasi af olsun.”

Ne gariptir ki, 5 Mart 1962’de sorulan ve o tarihte verilen cevap, kırk gün sonra dönemin gazetelerinde yer bulur.

“Köprülü ‘siyasi cürüm olmaz ki, af olsun’ dedi.” (Cumhuriyet, 22 Nisan 1962)

“Köprülü’ye göre: Siyasi cürüm yoktur ki, af olsun.” (Milliyet, 22 Nisan 1962)

2 Mayıs’ta Cumhuriyet gazetesi Fuat Köprülü’nün Tedbirler Kanunu’na muhalefetten takibata uğradığını haberleştirir. Nitekim Köprülü hakkında Anayasa Nizamını Milli Güvenlik ve Huzuru Bozan Bazı Fiiller Hakkındaki 38 Sayılı kanunun 1. maddesinin, B bendine aykırı hareket ettiği iddiasıyla kamu davası açılmıştır.

38 sayılı kanunun ilgili maddesi şöyledir: “27 Mayıs 1960 darbesini yersiz, haksız ve gayrımeşru gösterecek surette, feshedilmiş Demokrat Partinin iktidarını övenler ve müdafaa edenler...”

Fuat Köprülü, Tedbirler Kanunun 38 sayılı kanununun Anayasa’nın 8, 11 ve 20 maddelerine aykırı olduğu gerekçesiyle davanın Anayasa Mahkemesi’ne intikal ettirilmesini ister. Anayasa Mahkemesi hukukun bütün sınırlarını zorlayarak doğrudan politik bir karara imza atar. Der ki, “Düşünce ve kanaat hürriyetini tamamlayan ve onun kullanılmasını sağlayan düşünce ve kanaat hürriyeti mutlak ve sınırsız bir hürriyet değildir.”

***

1971 tarihinde tabii senatör olan, yani Cumhuriyet Senatosunun Cumhurbaşkanlığınca seçilmiş üyesi Osman Köksal’ın, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının tamamını veya bir kısmını tağyir ve tebdil ve bu kanun ile teşekkül etmiş Türkiye Cumhuriyeti Millet Meclisi’nin iskata veya vazifesini yapmaktan mene cebren teşebbüs gayesiyle gizlice ittifak kurmak suçundan tutuklama kararı verilen 32 kişi arasında yer aldığı gerekçesiyle soruşturma yapılabilmesi için “dokunulmazlığının” kaldırılması istenir.

Anayasa Mahkemesi, dokunulmazlığı istenen tabii senatör Osman Köksal hakkında şu kararı verir:
“Osman Köksal’a yöneltilen isnatların ciddiliği görüşüne desteklik edebilecek bir nitelikte olmadığı ortadadır. Cumhuriyet Senatosu Osman Köksal’ın yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına yol açan isnadın ciddi olmadığı sonucuna varılmıştır.”

Buna rağmen yine de 12 Mart 1971’de Korg. Cemal Madanoğlu bir grup sivil ve askerden oluşan arkadaşlarıyla birlikte parlamentoya karşı bir darbe girişiminde bulunanlar hakkında iki yıl sonra, yani 9 Ocak 1973’te 12 Mart Muhtıracıları hakkında dava açılır.

Eğer 9 Ocak 1973’te açılan dava, hukuki olarak sonuçlansaydı belki de ülkemizin demokrasi tarihi bu kadar lekelenmiş olmayacaktı.

Mahkeme bu kez Eylül 1974’te “Sanıkların isnat edilen suçu işlemediklerine, mahkemece iddia edilen suçların serbestçe yapılan takdir ve münakaşa neticesinde tam bir vicdanı ve hukuki kanaate ulaşarak beraatlerine” karar verdiklerini açıklar.

***

9 Aralık 1997 tarihinde dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı olan Tayyip Erdoğan’a okuduğu “Minareler süngü, kubbeler miğfer” şiirinden dolayı Siirt Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açtığı dava. Ve Erdoğan’ın okuduğu şiirden dolayı TCK 312’den DGM’de yargılanması ve DGM’nin bir şiirden dolayı Erdoğan’ın “siyasi hayatını” bitiren bir karara attığı imza...

***

2002’de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, “Partinin kurucu üyelerinden Ayşe Böhürler, Ayşe Nur Kurtoğlu, Habibe Güner ve Fatma Bostan Ünsal’ın türbanı simge ve dayatma unsuru olarak kullandıkları ve bu halleriyle milletvekili seçilme yeterliliğine sahip bulunmadıklarını” gerekçe göstererek siyasi bir partiye kapatma davası açmaları.

***

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 1999’da, 70 milyonluk Türkiye’de halkın benimsediği bir kıyafetin yasaklanması hakkında verdiği “Türbanın, yükseköğretim kurumlarında serbest sayılan bir kılık kıyafet kapsamında düşünülemez” kararı...

Günümüze geldiğimizde, Enis Berberoğlu, Osman Kavala, Büyükada, özelde İbrahim Okur hakkında yürütülen davalar...

Uzunca bir süredir “yargının siyasallaştığı” yönünde eleştiriler yapan, yargıdaki asıl sorunun yargının ideolojik davrandığı tespitini yapan, eski Adalet Bakanı ve TBMM Başkanı Cemil Çiçek geçtiğimiz günlerde bir kez daha “Yargı ideolojiyi deli gömleği gibi giyerse adalet olmaz” deyince...

Yargı tarihimize kara bir leke olarak geçen davalara bir göz attım...

Bu davalara tarafsız bir gözle ve hukuk, adalet ilkeleri üzerinden baktığınızda sizde nasıl bir kanaat oluşuyor...

Yargının ideolojik davranmasının toplum vicdanında nasıl yaralara yol açtığını gördüğümüz, tecrübe ettiğimiz halde, geçmişten hiç ders çıkartmadığımız kanaati oluşmuyor mu siz de de...

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (30)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.