Abdülaziz’in ölümü: İntihar mı cinayet mi?

İbrahim Kiras

CUMARTESİ YAZILARI

Ülkemizin yakın tarihine ilişkin birbirine zıt iki ayrı tarih anlatısının dolaşımda olması şüphesiz ciddi bir problem. Hatta tehlike. Bu anomaliyi tarif etmek için “tek millet iki tarih” demiştim vaktiyle ama aslında iki ayrı tarih varsa tek bir milletten söz etmek ne kadar doğru?

Ortak tarihi olmayan bir toplum ortak değerler etrafında ortak bir gelecek tasavvuru geliştirebilir mi?

Zaten iki ayrı tarih anlatısının mevcudiyeti aynı zamanda iki ayrı değerler seti ve iki ayrı gelecek duygusunun mevcudiyetine işaret değil mi?

Geleceği bırakın, böyle bir toplum halihazırdaki hayatını barış içinde sürdürebilir mi? Bu şekilde insanlar arasında karşılıklı güven ve dayanışma tesis edilebilir mi?

Hasılı kelam, söz konusu problem göründüğünden çok daha ciddi. Çünkü daha ciddi ve daha derin başka bir problemin tezahürü aslında karşımızdaki problem.

***

Yakın dönem Türk tarihine ilişkin anlatıların iki kola ayrılıp giderek iki karşıt rivayet zincirine dönüşmesi esas olarak cumhuriyet sonrasında gerçekleşen bir olay.

İlgili tartışmaların evveliyatı olsa bile ancak Cumhuriyetten sonra ayrışma kesinleşti ve netleşti. İki ana kolon oluştu.

Bunlardan biri yeni rejimin ürettiği resmî tarih, diğeri ise yeni rejimin kimi özelliklerinden veya bir kısım uygulamalarından -dinî/etnik/ideolojik hassasiyetler sebebiyle- rahatsızlık duyan kesimlerin nesilden nesle aktararak ve sürekli geliştirerek bugüne kadar yaşattıkları alternatif anlatı.

Ancak “iki tarih” sorununu ortaya çıkaran ihtilafların geçmişi cumhuriyetten çok daha önceye dayanıyor. Bu karşıt tarih yorumlarının birbirinden ayrışmasının başlangıcı olarak Abdülhamit dönemini görüyoruz. Sultan Aziz’in bir saray darbesiyle tahttan indirilmesi ve ardından trajik ölümüne dair iki farklı anlatıyla başlıyor ayrışma.

Sultan Hamid’in olaydan beş yıl sonra ortaya attığı “Abdülaziz intihar etmedi, öldürüldü” iddiası söz konusu ayrışmanın başlama noktası.

O dönemde iktidar taraftarları -doğal olarak- Sultan Aziz’in öldürüldüğü görüşünü paylaşmaktaydılar. Ne de olsa cinayetle suçlanan kişiler üst üste iki padişahı (Abdülaziz’i ve V. Murad’ı) tahttan indirip yerine Abdülhamit’i geçiren ama sonra yeni padişahla araları açılmış olan paşalardı.

Rejim muhalifleri ise Abdülhamit’in devlet yönetiminde dizginleri tamamen ele geçirebilmek için, kendisini o makama getirmiş olan kadroyu tasfiye etmek üzere bu suikast iftirasını uydurduğu görüşündeydiler.

İkinci Meşrutiyet devrine kadar resmî anlatı Sultan Aziz’in öldürüldüğü şeklindeydi, o tarihten yakın zamanlara kadar ise intihar rivayeti resmî anlatı olarak kabul gördü. Mamafih cumhuriyet döneminde bazı dindar ve milliyetçi gruplar o günkü iktidar karşısında siyasi duruşlarını Abdülhamitçilik şeklinde ifade etmeye yöneldiklerinde Sultan Aziz’in ölümü konusunda da o günkü resmî tarihle çatışan anlatıyı benimsemişlerdir. Bunun sonucunda belirli bir dönemden itibaren Abdülaziz öldürüldü demek sağcılık, intihar etti demek solculuk şeklinde anlaşılır olmuştu.

Son dönemde ise mevcut iktidarın karakteri paralelinde sağcı yorum tamamen baskın hale geldi. Bugünkü popüler literatür bu doğrultuda kaleme alınmış eserlerden oluşuyor. Bugünkü “resmî anlatı” da cinayet iddiasını esas almış bulunuyor.

Belki yarın siyasi iklim değişirse yeniden intihar anlatısı resmi görüş haline de gelebilir tabii, bilinmez.

***

Peki, işin aslı neydi?

Bugünkü siyasi yahut ideolojik angajmanlarımızdan bağımsız şekilde söz konusu hadisenin iç yüzünü anlayıp değerlendirmemiz mümkün olabilir mi? Böylesi bir tarihî hadiseyi “inanç konusu” olmaktan çıkarabilir miyiz? Bu hususta tarafsız (olacaklarını var sayacağımız) tarihçilerin ne dediğine baksak mesela?

Sultan Abdülhamit’in en kapsamlı biyografisini kaleme almış olan Fransız tarihçi François Georgeon’a bakalım isterseniz.

Olaylara alabildiğine objektif yaklaşmaya çalışan saygın bir tarihçi Georgeon. Eserinde de Abdülhamit’i ne yüceltmeye ne de karalamaya çalışır. Olumlu yönlerini de olumsuz yanlarını da gösterir. Mesela 31 Mart ayaklanmasında padişahın kışkırtıcı bir rol oynadığına dair suçlamaları reddediyor. Ancak Mithat Paşa ve arkadaşlarının Abdülaziz’i öldürdükleri suçlamasını da reddediyor; bunun kesinlikle siyasi bir kurgu olduğunu söylüyor.

Georgeon’a göre olaydan beş yıl sonra bu suçlamanın gündeme getirilmesi Sultan Hamid’in siyasi hesaplarının ifadesidir. Özellikle de ilk başlarda çok işine yarayan ama daima iktidarına tehdit olarak gördüğü Mithat Paşa’nın tasfiyesine yönelik bir tertiptir.

Padişahın, tahta çıktığının ertesi günü söylediği, “Bugün benim izleyeceğim siyaset, vekillerin sözünü dinlemektir. Gerekli olanı öğrendiğimde, siyasetimi değiştirecek ve vekillere kendi sözümü dinleteceğim” şeklindeki sözlerini hatırlatarak, “Bu vaktin artık geldiği anlaşılıyor: 1881'de sultanın çıraklık dönemi sona ermişti” diyor.

Fransız tarihçinin dikkat çektiği bir başka detay da şu: “1881’e gelindiğinde, Abdülhamid'in tahta çıkmasına yardım etmiş olanların hepsinin yerinde yeller esmektedir. Artık sultanın çevresinde, bulunduğu mevkiyi sadece onun lütfuna borçlu olanlar kalmıştır.” (François Georgeon, “Sultan Abdülhamid”, Çev. Ali Berktay, İletişim Y., 2003)

“Sultan'ı tahta çıkaranların en ön safında Midhat Paşa bulunuyordu. Onun başlangıçtaki desteği olmasa, Abdülhamid ‘iktidarı ele geçirmeyi’ muhtemelen başaramazdı” Georgeon’a göre… “Midhat'ın oynadığı bu belirleyici rol bir anlamda onu sultanın gözünde en tehlikeli insan haline getirmişti. Abdülaziz ve Murad'ı art arda hal’ etmiş Midhat, aynı yolda devam niyetinde olamaz mıydı?”

Yıldız Mahkemesinin olağan dışı yapısı ve işleyişi yanında bazı sanıkların ifadelerinin işkenceyle alındığı iddialarına da yer veren Georgeon, netice itibarıyla “Bütün davanın en başından itibaren Abdülhamid tarafından, Midhat Paşa'dan kesin bir biçimde kurtulmak amacıyla tezgahlandığı ortadadır” hükmüne varmıştır.

Ezberlerimizi askıya alıp konuya farklı açılardan bakma denemelerine girişmek için bir girizgâh oluştursun diye Georgeon’un değerlendirmelerini paylaşmak istedim. Yoksa elbette böyle bir konuda bilgi ve fikir sahibi olabilmek için tek başına tek bir tarihçinin değerlendirmesiyle yetinemeyiz. Başka kaynaklara da bakacağız. Bu arada, Yıldız Mahkemesi sürecini İzmir Suikastı davasına veya Ergenekon yargılamalarına benzetmenin doğru olup olmadığını da anlamaya çalışacağız.

Haftaya “Abdülaziz cinayet kurbanı” görüşünü savunanların gösterdikleri kanıtları ve ondan sonra da -en önemlisi- konuya ilişkin belgelerin ne dediğini ele alıp tartışalım.

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (131)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.