İsrail’i tanıma kararının geri alınması

Mevlana İdris

Başka bir perspektif

İsrail’in Gazze’de uyguladığı son terör dalgasında 600 civarında çocuk gerçek mermilerle yaralandı. Bu çocuklardan bazıları öldü, bazıları da artık yürüyemeyecek derecede ağı yaralandı.

Ne yapıyordu bu çocuklar? Zaten bir hücre ve cehennem olan Gazze’de ‘yürüyorlardı.’ Hepsi bu: Öfkeyle, varoluşlarının bir nîşânesi olarak yürüyorlardı. Keskin nişancı İsrail askerleri tarafından bir ceylan gibi, bir bülbül gibi vuruldular.

İsrail şimdiye kadar başka hiçbir şey yapmamış olsa bile, çocuklara yönelik bu akıl almaz saldırı, tek başına her türlü cezayı hak eden bir yaklaşım.

Dün İstanbul’da iki önemli toplantı yapıldı. Birisi İslam ülkelerinin temsilcileri ile salonda, diğeri halkla Yenikapı meydanında.

Her ikisi de daha önce defalarca yapılmıştı. Hatta denebilir ki yeryüzünde yapılan miting ve yürüyüşler en fazla Filistin için yapılmıştır, yapılmalıdır da orası ayrı. Fakat sonuçta her geçen gün İsrail’in terör ve şiddete dayalı yayılmacılığının geldiği nokta ortada. Dolayısıyla dün yapılan iki toplantının sonuçları olacaksa bunu önümüzdeki günlerde elbette göreceğiz.

Fakat ben hukuk profesörü bir dostumun, İzzet Özgenç’in İsrail’le ilgili ilginç bir yorumuna rastladım, değişik bir bakış olduğu için ilginize sunuyorum:

İsrail’i Bir “Devlet” Olarak Tanıma Kararının Geri Alınması Sorunu.

Ortadoğu’da sorun, Kudüs’ün İsrail tarafından başkent ilan edilmesi sorunu değildir. Asıl sorun, “İsrail” adıyla bir meşru devletin varlığı sorunudur. İsrail, sınırları milletlerarası hukuka göre belirlenmiş olmayıp, işgal ve yayılma esasına göre oluşturulmuş bir HAYDUT “DEVLET”tir. Başka bir ifadeyle, İsrail, Amerika Birleşik Devletleri’nin ORTADOĞU KARAKOLUdur. Bir “devlet” olarak tanınmış olması ve başta Birleşmiş Milletler olmak üzere pek çok uluslararası örgüte “üye” olarak kabul edilmesi, İsrail’e meşruiyet kazandırmamaktadır.

Buna rağmen, halkı Müslüman olan ülkeler gibi Türkiye tarafından da bir “devlet” olarak tanınmış olması karşısında, İsrail’le ilgili sorunların MİLLETLERARASI HUKUK kuralları çerçevesinde bir çözüme kavuşturulması gerekir. Milletlerarası hukuk alanında bu konuda pek çok çare bulunmaktadır. Bu çarelerden biri de, İsrail’i bir “devlet” olarak TANIMA KARARININ GERİ ALINMASIdır.

İsrail’e karşı milletlerarası hukuk çarelerine başvurulmadan, ceberut ve işgalci uygulamalarına karşı salt “kınama” ve “lanetleme” mesajı yayımlamakla ancak halklar kandırılmış olur veya halkların kandırıldığı zannedilir.

Filistin topraklarını işgal eden bu haydut örgütlenmesi “devlet” olarak tanındıktan sonra, bu “devlet”in başkentinin nere olacağı, kendi iç hukuk meselesi olur. Milletlerarası hukukta başkentin tanınması diye bir kavram veya kural söz konusu değildir. Kudüs’ün doğusunun Filistin’in başkenti olduğunun veya olması gerektiğinin ileri sürülmesi, batısının İsrail’e ait olduğunun kabul edildiği anlamına gelmektedir. Bu da söz konusu haydut “devlet”in tanınmaya devam edeceği anlamına gelmektedir.

Bu açıklamalarım üzerine şahsıma iki soru yöneltildi. Birinci soru: Bir devlet tanındıktan sonra, bu tanıma kararının geri alınması hukuken mümkün müdür? İkinci soru: Bir devletin tanınmasına ilişkin kararın geri alınmasının bir örneği mevcut mudur?

Hukukta bir kural vardır. Bir işlem hangi usulle tesis edilmiş ise tesise yetkili kamu otoritesi tarafından aynı usulle geri alınabilir. Tanıma işleminin geri alınması bakımından da aynı kural geçerlidir.

Bir devletin tanınmasına ilişkin kararın geri alındığı bir örnek henüz mevcut değildir. Dilerim, Türkiye’nin “İsrail” adıyla maruf haydut “devlet”i tanıma kararını geri alması, bu konuda ilk örneği oluşturur.”

Kayda değer bir yaklaşım ve pratik olarak görüyorum bu düşünceleri. Evet, reelpolitiğe rağmen!

Neş’e

(…) Asık yüzlü bir zâta sormuşlar. “Ya nedir bu hâlin, hiç yüzün gülmüyor” filan. “Efendim gülmek kalbi karartır” diye hadis var. “İki gözüm” demiş, “başkasıyla alay ederek onun herhangi bir noksanını dile getirip onu mahcup etmek suretiyle eğlenerek gülmek kalbi karartır.” Yoksa Hazreti Mevlânâ gibi “Her bir âhenkli seste, cennet kapılarının açıldığı gıcırtısını duyuyorum” diyen bir zâtın, asık suratlı olması mümkün müdür?

Resûlullah ile âdetâ birebir sözsüz, sessiz,sohbet edebilecek hâle gelmiş zevâtın, bir zâtın asık suratlı olabilmesi mümkün mü? Niçin mutasavvıflardan hiç asık suratlı kimse yok? Niçin mutasavvıfların şiirlerinde hep müjdeler var? Ve niçin mutasavvıflara özellikle Sudan ve civarında, Beşir ismi veriliyor? Çünkü müjdeleyici. (…) Şahsî yanlışlıklarımdan bahsetmiyorum. İman bazında ben peygambere inanıyorum. Niye asık suratlı olayım? Olmam mümkün değil. Ömer Tuğrul İnançer-Gönül Gözü Sohbetleri- Sufî Kitap

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (7)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.