Mesafe değil kopuş…

Muhsin Mete

Bizde metafizik düzlemde felsefe gerçekleştirme çabası içinde olan ilim adamlarının içerisinde seçkin bir yere sahip olan Prof. Dr. Kenan Gürsoy Vatikan’da büyükelçi iken, talebeleri Doç. Dr. Levent Bayraktar ile Doç. Dr. Fulya Bayraktar’ın kendisi ile yaptıkları söyleşiler Birleyerek Oluşmak isimli kitapta toplanarak 2013 yılında yayımlandı. Kitabın isminden başlayarak ‘aşkın ve kuşatıcı’ bir düşünceyi gözlemlediğimiz eserde yaşadığımız medeniyet buhranına karşı etik, estetik ve metafizik bir tavır alış çağrısında bulunulmakta ve bunun da felsefî tefekkür ve tasavvufî yönelişle mümkün olabileceğine dikkat çekilmekte.

Kitaptaki “Şahsiyetin inşası, medeniyetin ihyası “ bahsinde mesafe ve kopukluk gündeme gelmekte ve Gürsoy’un şu sözü yer almakta: “...modern dünyanın bunalımı mesafe değil kopuştur.” Sözü edilen mesafe bir tür bilinç yarılmasının doğurduğu mesafedir ve bizi bilgelikten, hikmetten koparmaktadır. Buna bağlı olarak dil’in hikmeti ve hikmetin diline de yabancılaşmamız kaçınılmaz olmaktadır. Bu kopuşun izleri okuduğumuz metinlerde dilimize özen göstermeme, tabir caizse üvey evlat muamelesi yapma şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Yazılarımda ısrarla bu medeniyet gerçekliğimizden kopuşun dile yansıyan yönüne örneklerle dikkat çekmeğe çalışıyorum. Basit ve önemsiz gibi görülebilecek yazım hataları, yabancı kelime ve kavramlar kullanma hevesi, kimi zaman da içerik çarpıklığı geniş ve derin bir kopuşun doğurduğu hassasiyet eksikliğinden kaynaklanıyor kanaatindeyim.

***

Hayrettin Karaman, 8 Haziran tarihli Yeni Şafak gazetesindeki “Din dilde yaşar” başlıklı yazısında şöyle diyor: “Sekülerleştirme, dinden uzaklaştırma politikası uygulayanların en önemli araçlarından biri dildir, ondan dini ve dine ait olanı ayıklamaktır. Bizim ülkemizde yaşanan budur.” Yazıda “yaşanan dile gelir” ifadesine de yer verilmektedir. “Yaşanan”ın, değer aşınmasının bir örneğini Sibel K. Türker’in romanı Burada Kalmak’ta görüyoruz: “Hem belki bir akşam, biz evde çubuklu pijamalarımızla otururken Tanrı gerçekten de eski bir dost gibi bizi ziyarete gelecekti. (…) Ona da sunacaktık içtiğimizden. Bir bardak demli çay belki, belki kıymetli konyağından babamın.” Yabancı kelime ve kavramlar kullanmanın dayanılmaz (!) cazibesine kapılmanın bir örneğini 11 Mayıs tarihli Hürriyet kitapsanat ekindeki Çelenk Bafra’nın ‘Sözden öte’ bir bienal başlıklı yazısında görüyoruz: “...dayatılan kimlik tanımlarının ötesine geçmek için bedeni öneren (ne demekse!) performatif videosundan pelesiyer kolektifinin Mezopotamya Vadisini bir deniz imgesine dönüştüren illüzyonuna…”

Bir alıntı da 17 Mayıs tarihli Cumhuriyet Kitap ekindeki Metin Celâl’in ‘Aile bir çamurdur’ (garip bir ifade) başlıklı yazısından: “Kumrular ne kadar domestikse…” İsimlerin yazımı bile bir savrulmanın ve özensizliğin göstergesidir metinlerimizde. Alıntı yaptığım metinde bahse konu bienale katılan sanatçılara da yer veriliyor. “...kavramsal sanatçı” nitelemesiyle Yusuf Nebil yerine Youssef Nabil yazımı tercih ediliyor. Birkaç özensizlik örneği de verelim: Nedim Şener, 8 Haziran tarihli Posta gazetesindeki Mesele PKK, Kürtler değil başlıklı yazısında, “PKK elebaşılarından Cemal (doğrusu Cemil) Bayık’tan…” ifadesine yer verirken, kendisi ne yazdığını dönüp okumadığı gibi, gazete editörleri de okumuyor anlaşılan. Bir örnek de Ayşe Şahinboy Doğan’ın Bilimevi Kadım dergisinin Ocak-Şubat-Mart 2018 sayılı dergisinde yayımlanan Türk Tiyatrosunda Öncü Kadın Sanatçılar adlı yazısından. İki örnek verelim: Aliye Nora (Rona) ve Tuncer (Tuncel) Kurtiz. Yanlış yazmama gibi bir duyarlığa sahip olunsa Google ne güne duruyor diye düşünmemek elde değil.

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (4)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.