Ummanda üç katre

Muhsin Mete

Ramazan ve bayramın mağfiret ikliminden yenice çıktığımız, cumanın feyzini idrak ettiğimiz bu kutlu günde, bir umman olarak niteleyebileceğimiz ramazan yazılarından seçtiğim üç örnek metin ile geride kalan günlerin yeniden muhasebesini yapalım istedim.

Oruçla ilgili yazılardan ilki Bediüzzaman Said Nursi’ye ait. Ömrünü vakfettiği iman mücahedesi ile yaşadığı döneme damgasını vurmuş Üstad’ın Ramazan Risalesi’nin Dokuzuncu Nüktesi (zarif sözü) külfetli ve gösterişli dil ve üslûbu ile insanın derununa nüfuz eden mahiyette. Metnin akışını bozmamak için açıklamalara yer vermedim. Gerekli görmesi halinde okuyucunun sözlüğe başvurmasını arzu ederim. Sözlük yoksa Google var.

İkinci ve üçüncü metinler Mustafa Kutlu’nun İlmihal Yahut Arzuhal (Dergâh Yayınları, Şubat 2018) kitabından seçtiğim iki Oruç yazısı. Bir hikâye ustası olarak edebiyatımızın yüz akı olan Kutlu’nun deneme yazarı olarak da gönlümüze taht kurduğunu söylemekte beis yok.

Bu metinler dilimizin serencamını, nereden nereye geldiğini görme imkânı da sunuyor.

***

“Ramazan-ı Şerifin orucunun, doğrudan doğruya nefsin mevhum rububiyetini kırmak ve aczini göstermekle ubudiyetini bildirmek cihetindeki hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Nefis Rabbisini tanımak istemiyor, firavunane kendi rububiyet istiyor. Ne kadar azab çektirilse, o damar onda kalır. Fakat açlıkla o damarı kırılır.İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç doğrudan doğruya nefsin firavunluk cephesine darbe vurur, kırar. Aczini, za’fını, fakrını gösterir. Abd olduğunu bildirir.

Hadisin rivayetlerinde vardır ki: Cenab-ı Hak nefse demiş ki: ‘Ben neyim, sen nesin?’ Nefis demiş: ‘Ben benim, sen sensin.’ Azab vermiş, cehenneme atmış yine sormuş. Yine demiş: ‘Ene ene, ente ente.’ Hangi nevi azabı vermişse de enaniyetinden vazgeçmemiş. Sonra aç bırakmış, yine sormuş: ‘Ente Rabbirrahim ve ene abdik el-aciz.’ Demiş. Yani ‘Sen benim Rabb-i Rahimimsin, ben senin aciz bir abdinim.’”

***

“Fırından çıkan sıcak pidelerin buğusu kavrulmuş susam kokusuna kavuşuyor. Hangi mevsimde olursak olalım, marulun, kıvırcık salatanın, bir deste maydanozun yeşilinden fışkıran dirilik ve ferah içimize yayılıyor. Dedeler ceplerinde şekerlemeler ile torunlarını kucaklıyorlar. Akşamın pembe lacivert tülü büyük bir sükunet ile insanların, bütün dünyanın üzerine iniyor. Melekler saf saf iniyorlar.

Cennet kapıları açılıyor. Rahmet, merhamet ve bereket her yandan kuşatıyor bizi. İnsanlar birbirlerine sevgi ile bakıyorlar. Zenginler zenginliklerinden soyunuyor. Yoksulların yoksulluğu kayboluyor. Kalbimizin paslı kilidi açılıyor. Bize selam veren bir kişiyi kardeş biliyoruz. Kimse sesini sertleştirmiyor. Yüzlerde nur, gönüllerde karşı konulmaz bir incelik, bir rikkat. Açlık bizi doyuruyor. En çok kıymet verdiğimiz şeyleri başkaları ile paylaşmaktan sonsuz bir haz duyuyoruz. Bize yük olan her unsur, her tasa, her ihtiras tasını tarağını toplayıp savuşuyor. Kapımız ve soframız açık. Derdimizi ve sevincimizi söylemekten hoşnutuz. Sabır bizi coşturuyor. Kalbin ırmakları dolu-dizgin. Merhamet sağanak gibi boşalıyor. Hizmetten, hürmetten, ibadetten, yeryüzünde oluşumuzun derinliklerinden, sebeplerden sonuçlardan geçiyoruz. Bir imtihan içinden yüz akıyla çıkıyoruz. İçimizde kurulan kürsü bizi hesaba çekiyor. Ağlıyor ve tövbe ediyoruz. Tövbe suları sonsuz çağlayanların şırıltısını, aydınlığını, engin ufukların parıltısını taşıyıp duruyor işte. Bu taşı, bu yoldan niçin kaldırmadım ben, bu çiçeğe bu hafta niçin su vermedim ben, komşumun kapısını bir kez olsun çalmadım mı ben, alnımı secdeye bir kez olsun koymadım mı ben? Derken ben, benlikten sıyrılıyor. Benlikten sıyrılırken çiçek açmış badem dalının, kelebek kanadının, su sesinin ve yıldız parıltısının, dostun ve akrabanın, ayak bastığımız toprağın, buğdayın ve zencefilin, yani akşam ezanı ile yeryüzüne yağmur gibi dökülen varoluşun sırrını fark ediyor. Bizi bu menzile eriştiren kılavuza binlerce teşekkür.”

Kitapta, âdeta cenneti yeryüzüne taşıyan bu güzel yazı ile birlikte bir başka Oruç yazısı da var. Onunla bitirelim.

“Bize bu basireti bağışlayan güce sonsuz secde. Bu sırada çocuk sıcak pidenin buğusuna sarılmış olarak gülümsüyor. Baba işinden dönüyor, eve yaklaştıkça göğsünde bir genişlik. Anne yeşil salatanın üzerine birkaç zeytin bırakıyor. Paydos. Ses kesiliyor. Rüzgâr duruyor. Güneş dağların ardına çekiliyor. Kuzeyde bir yıldız göz kırpıyor. Nefesimizi tutuyoruz. Kuşlar kanatlarını kapatıyorlar. Çekiç örsün kenarında bekliyor. Dalgalar diniyor. Sükût… Sükût… Ve ağızları misk gibi kokanlar, ve o gün insanlara gülden ağır bir söz söylenmemiş olanlar ve o gün almayı değil hep vermeyi düşünenler, ve o gün ‘sabredenlere hesapsız ecirler verilecektir ‘müjdesi ile müjdelenmiş olanlar meleklerle birlikte iftar sofrasına oturuyorlar. Allahım şükürler olsun oruçluyuz.”

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.