Prof. Dr. Niyazi Beki yazdı: Sosyal hayatın huzurunu temin eden kriterler

Allah, iyilikleri, kötülüklerinden fazla olan kimseleri iyi insan olarak kabul eder ve diğer kusurlarını bağışlar. Bize düşen de budur; güzel tarafları kötü taraflarından fazla olan grupları, toplulukları iyi göreceğiz, iyi bakacağız, az olan kusurlarını da görmezden geleceğiz. Böylece, toplumsal barışa bir katkı sağlayacağız.

Sosyal hayatta huzur ve barışın, güven ve emniyetin, sevgi ve saygının temini için şüphesiz pek çok sosyolojik, psikolojik ve ahlaki unsurlardan söz etmek mümkündür. Ancak biz bu yazımızda birkaçına işaret edeceğiz.

Hürmet ve muhabbet

İnsan fıtraten “medeni bir varlık” olarak kabul edilmektedir. Yalnız başına yaşam şansı yoktur. Çünkü her insan, birey olarak -yiyecek, içecek, giyecek, mesken gibi, ne kadar sanayi ve zirai mahsul varsa hepsine- adeta yüzlerce şeye muhtaçtır. Fakat bu ihtiyaçlarından ancak bir/veya birkaç tanesini  kendi başına tedarik edebilir. Gerisini tamamen başka insanların ürettikleri ürünlerden temin etmek durumundadır. Bu zorunluluğun bir sonucu olarak meydana gelen toplumsal iletişim, karşılıklı saygı-sevgi hattı üzerinden olmak durumundadır.

Prensip olarak her insan mükerremdir/kıymetlidir, şereflidir. Bütün varlıkların üzerinde bir payeye sahiptir, çok onurludur, pek saygıdeğerdir.

Başta İslam dini olmak üzere bütün hak semavi dinlerde koruması emredilen beş temel hak-hukuk olan “canın, aklın, ırzın/şeref ve haysiyetin koruması, neslin korunması ve malın korunması”nın hepsi de insanın eşref-i mahlukat mertebesinde, her türlü saygı ve sevgiye layık bir varlık olduğunun göstergesidir. Şu var ki, sevgi ve saygı fertlere göre farklılık gösterir. Liyakat potansiyelin varlığı, pratikte bir enerjiye, bir sinerjiye dönüşmediği sürece bir kıymet-i harbiyesi olmaz. Nitakim Kur’an’da “ahsen-i takvimde yaratılan insanlardan bir kısmının baş aşağı düşüp esfel-i safiline/aşağılar aşağısına düşecekleri” ne vurgu yapılmıştır.  Gerçekten hayatın pratiğinde binlerce batman ağırlığındaki sevgi ve saygıyı hak edenler yanında, beş gramlık sevgi ve saygıya layık olmayanlar da vardır. Sevgi ve saygı erdemleri, maddi güçle değil, kalbi temayüllere göre, hedefini bulur. Örneğin, aynı Allah’a, aynı peygambere, aynı kitaba inanan, aynı kıbleye yönelen insanların, iman kardeşliği bağları çerçevesindeki karşılıklı sevgi ve saygıları, söz, fiil ve davranış biçimi olarak ortaya koyacakları hamiyet ve samimiyetle doğru orantılıdır.

Mümin olduğunu söylediği halde, ne iman şuuruyla ne de insanlık onuruyla bağdaşmayan işler çeviren öyle insanlar var ki, sevgi ve saygı dağılımında esamileri okunmaz.

Bu sebeple, samimi bir mümin hem sevmeyi bilmeli hem sevilmeye layık bir insan konumunda olmalıdır.

Haddi bilmek

‘Had’ sınır demektir. Kişinin haddini bilmesi, kendi kabiliyetine göre hareket etmesi, maddi-manevi donanımları, fıtri istidat ve kabiliyetlerinin kendisi için çizdiği sınırın dışına çıkmaması anlamına gelir. “Ayağını yorganına göre uzatması” demektir. Haddini bilmeyenler hem dünya hem ahiret işlerinde zarar eder. Örneğin, bir talebenin “Ben de niye İbn Sina gibi bir filozof olamıyorum” diye eğitimi bırakması, dindar bir kimsenin “Yıllardır ibadet ediyorum, neden ben de Şeyh Abdulakdir Geylani gibi olamıyorum” deyip ibadeti terk etmesi, haddi bilmezliğin ne kadar zararlı olduğunu gösterir.

Hatta, “Neden Hz. Muhammed’e (a.s.v.) indirilen kitap gibi bize de bir kitap indirilmedi” deyip imandan mahrum kalanlar da haddini bilmez kervanına katılanlardır.

Unutulmamalıdır ki, imkânsız bir şey istemek, fenalık istemekle eşdeğerdir.

Olması mümkün olmayan bir iyiliği, güzelliği istemek, ömrünü bu muhal şeyin gerçekleşmesi yolunda harcamak, hayat boyu kendine kötülük yapmak demektir.

Örneğin bir arkadaşımızın, bir dostumuzun, insanımızın,  cemiyetimizin,  tarikatımızın, cemaatimizin, devletimizin, hükümetimizin, yurttaşımızın her yönüyle mükemmel ve kusursuz olmasını beklemek, imkânsız bir şeyi istemek manasına gelir.

Zira fertleri günahkâr olan bir topluluğun tamamıyla masum olmasını istemek, düşüncelerini ona bina etmek, muhali talep etmektir ve haddini bilmemektir.

Demek ki bu konuda adaletli bir değerlendirme, Allah’ın mahşerde ortaya koyacağı mutlak adaletini rehber edinmekle olur. Allah, iyilikleri, kötülüklerinden fazla olan kimseleri iyi insan olarak kabul eder ve diğer kusurlarını bağışlar. Bize düşen de budur; güzel tarafları kötü taraflarından fazla olan grupları, toplulukları iyi göreceğiz, iyi bakacağız, az olan kusurlarını da görmezden geleceğiz. Böylece toplumsal barışa bir katkı sağlamış olacağız.

Ne mutlu haddini bilene, haddini aşmayana...

 

Yanlış öğretmek, cahil bırakmaktan daha kötüdür

Toplumda birçok kişi farkında olmadan elini, dilini, ayağını, damağını gözünü ahlaki olarak terbiye edemiyor ve hatta bunun farkında bile değil. Bu kişilere doğru yolu nasıl göstermeli? 

Ahirette mutlaka zorunlu olan dinin hakikatlerini bilmek, bilmeyenlere öğretmek, insanların en önemli vazifelerinden. Ancak öğretmek bilmenin ürünüdür. Yanlış öğretmek, cahil bırakmaktan daha kötüdür. Meşhur bir söz var: “Kaş yaparken göz çıkarmamak gerekir”. Bir konuyu öğretmek için onu çok güzel bilmek gerekir. Konunun yüzeysel anatomisini bilmek de yetmez. Karşıdakini ürkütmeden, uzaklaştırmadan, kalbini kırmadan, nefsini incitmeden bu işi yapmak gerekir. Bu konuyu şimdilik detaylandırmaktan ziyade, kullanılan üslubun ne kadar önemli olduğunu gösteren bir kıssayı hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz: Filozof Beydeba’nın yazdığı, Hint klasiklerinde önemli bir yere sahip olan ‘Kelile ve Dimne’ adlı Arapça bir eserde okumuştum. “Kral gördüğü bir rüyayı tabir etmeleri için rüya tabircilerini toplar, -şeklini bilmediğimiz- rüyasını anlatır. Tabircilerin hepsi şöyle bir yorumda bulunurlar: “Bu rüyan doğru ise sen aile fertlerinin hepsinin ölümünü göreceksin.” O günden sonra kral tamamen değişmiş, hiç gülmez olmuş, her yanından hüzün damlaları akmaya başlamıştır. Derken, çok zeki bir veziri vardır. Kraliçeye, kralın anormal durumunun sebebini sorunca, kraliçe rüya tabircilerinin rüyasını yorumladıktan sonra bu hale düştüğünü söyler. Bunun üzerine vezir, kralın huzuruna çıkar, üzüntüsünün nedenini öğrenmek ister. Kral, vezire rüyadan bir şey anlamadığını söylese de vezir yorumları iyi bildiğini söyler ve kralı ikna eder. Nihayet kendisi rüyayı şöyle yorumlar: “Kralım! Bu rüyaya göre sen aile fertlerin arasında ömrü en uzun olansın.” Kralın anında keyfi yerine gelir. Dikkat edilirse, bu iki yorum da aynıdır. Fakat ilk yorumcular, ölümü nazara verdikleri için kralı perişan etmiştir. 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.

İlgili Haberler

Prof. Dr Niyazi Beki yazdı: Ahiret mükâfatı kulluk şuuruyla çelişmez
Prof. Dr. Niyazi Beki yazdı: Ahlakın rotası, hayatın rotasını tayin eder

Ramazan 2018 Haberleri