Polonya’da Cengiz’in süvarileri

İskender Öksüz

Geçen yazımda üç dalgadan bahsetmiştim: Hint Avrupa’lıların atlı arabaları, Türklerin at üstünde her yöne isabetli ok atabilen süvarileri ve bin yıl sonra Cengiz orduları… Bu üç dalga beni kaldırıp kendi hatıralarımdan birine attı. Polonya’nın Krakow şehrindeki Cengiz süvarilerinin izine.  

Krakow, Lehistan’ın baş şehri. Tarihî binalarıyla Prag’la rahat rekabet edebilecek bir şehir. İkinci dünya harbinde Varşova’da taş üstünde taş kalmazken Almanlar da Ruslar da Prag’a dokunmamış. Yarım asır önce Krakow’a gittiğimde bir ses ilgimi çekmişti. Çekmiyecek gibi değildi; saat başı, saati haber veren çandan hemen sonra çalınmaya başlayan bir borazan. Yarım dakika kadar çalındıktan sonra kesiliyor ve “küt!” diye bir ses duyuluyordu. Şehrin orta yerinde Aziz Meryem Kilisesi’nin kulesinde çalınan ve aniden kesilen borazan... Kuleyi ve müziği görüp dinlemek için burayı, https://youtu.be/Le2gHkGyr-k ; turist gürültüsünden uzakta, sadece müziği duymak için burayı, https://youtu.be/WVQbxXvyG7A tıklayınız.  

Polonyalı arkadaşlarım müziği ve ani kesilişin sebebini anlattılar. Parçanın ismi, Hejnał mariacki. Bu, Macarca Szűz Mária hajnala’dan geliyormuş. Mukaddes Meryem’in şafağı. Macarcada hajnal şafak demek.  

Aziz Meryem kilisesinin en yüksek kulesi, şehrin yangın gözleme kulesidir ve oradaki nöbetçi, yangın gördüğünde, borazanla şehri uyarmakla görevlidir. Bizim Beyazıt Kulesi gibi. Eski şehirlerin bir çoğunda yangın gözleme kuleleri varmış demek ki.  

1241 yılında Sübidey kumandasında Cengiz orduları karanlığın ve şehrin çevresindeki ormanların örtüsü altında Krakow’a yaklaşmaktadır. Kuledeki nöbetçi süvarileri görür ve şehri uyarmak için borazana yapışır. Yarım dakika kadar çalmıştır ki, o küçük atların üstündeki kısa yaylı süvarilerden biri onu boynundan vurur ve Hejinal o anda son bulur. “Küt!” sesinin de borazancının düşüşüne işaret ettiğini düşünmüştüm. Fakat borazancı boşuna ölmez. Şehir uyanır ve şehrin dört kapısı da kapanır.  

Tıklayınız dediğim YouTube bağlantılarından birincisine girdinizse söz konusu kulenin, yani en yüksek kulenin boyu-posu ve borazanın çalındığı pencerenin ne kadar dar olduğunu fark etmişsinizdir. Yok girmemişseniz, ki kâğıt gazeteyi okuyanlar için bayağı bir zahmet işdir, yazıdaki fotoğrafa bakınız. Fotoğrafın dibindeki küçük nesneler insanlardır.  

Ordu, Cengiz’den sonra tahta geçen Ögedey’in ordusudur. Sübidey, Hem Cengiz’e hem de oğluna komutanlık ve strateji danışmanlığı yapmış. Bilge Kaan’ın Tonyukuk’u gibi. Sübidey, daha kuzeyden, geyiğe binen Sibirya halkından, yani Yakutlar’dan, Sahalar’dandır.  

Şimdi bana en çarpıcı gelen şey, Sübidey’in ordularının Krakow’a gelişi veya borazancı veya müzik değil. Bana en çarpıcı gelen şey, bugünün piyade tüfeğiyle değil de, belki suikast tüfeğiyle ve ancak kendini iyice sabitleyerek vurabileceği borazancıyı, at üstündeki süvarinin kısa yayıyla vurabilmesiydi. Üstelik nöbetçinin, atlılar henüz şehir duvarlarının dışındayken durumu görüp boruyu çalmağa başladığı anlatılıyor! Acaba bir değil de birçok okçu birden mi ok salmıştı. Öyleyse bile olağan üstü bir okçuluktur. Fakat at üstünde yaşayan bu savaşçıların okçulukları Çin kayıtlarında var.   

Anlatılan bu hikâye, sözlü gelenekten. Tarih değil. Ciddî bir kaydı yok. Uydurulsa da, hayal edilebilmesi bile olağan üstü. Türk ve Moğol okçularından, küçük fakat kıtalararası menzilli atların üstündeki süvarilerinden korkulurmuş gerçekten.  

Hajinat’ın YouTube’daki birçok icrasının hiç birinde, sondaki düşme sesi yoktu. Belki 51 yıl önceki sesi, sonra kaldırdılar. Belki de ben, kapanan pencerelerin sesiyle karıştırdım.  

Resmin sığmasını düşünerek erken kestiğim yazıma bir hatıra daha ekleyeyim: Leh Kralları’nın Krakow’daki sarayı Wawel’i gezdim. Sarayın koskoca, sarayın alanı boyundaki bodrumda bir Türk çadırı ve içinde silahlarımız, eğer takımlarımız vardı. Kara Mustafa’nın otağı dediler. Öyle ya, İkinci Viyana kuşatmasında Sadrazam Kara Mustafa, bizi mağlup eden de Lehli Jan Söbiyeski idi. Ben, Viyana’da da Kara Mustafa’nın çadırını gezmiştim! Ya komutanın birden fazla otağı vardı; yahut eline çadır geçiren, Kara Mustafa’nın diye öğünüyordu.  

Hun’undan Osmanlı’sına, Türk’e rastlamadan Avrupa’yı dolaşamazsınız. Asya ve Afrika’da adım atamazsınız gerçi… 

Bu yazıyı yayımdan önce birkaç genç arkadaşıma gösterdim. Tepkileri, “E,e. Ne olmuş?” idi. Ne olacak. 1 Euro 10 lirayken gidip gezemezsiniz, bari YouTube’da seyredin diye yazdım dedim. 

 

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (62)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.