En âcil ihtiyacımız: Dinî bilgide yenileşme

Mustafa Çağrıcı

Devamlı okuyucularım fark etmişlerdir; hangi konuda yazarsam yazayım, sonunda meseleyi bir şekilde getirip eski ve/veya yeni din âlimlerimizin “ilim” zihniyetlerine, “ilim”den ne anladıklarına bağlıyorum. Konunun olabildiğince doğru ve eksiksiz anlaşılması için de fikirlerimi mümkün olduğunca olgularla ilişkilendirerek açıklıkla yazmaya çalışıyorum. İki nedenden dolayı:

1. Doğal olarak bütün toplumlarda olduğu gibi Müslüman toplumlarda da insanların zihinlerini, din ve dünyaya bakışlarını ilim ve fikir insanları inşa eder.

2. Müslüman dünyanın sorunlarının tamamının din bağlantılı olması ve fiilen de bu bağlantı üzerinden tartışılması, bu tespitimin kesinliğinin itiraz kabul etmez kanıtıdır. [Bu kanıtın acı vericici bir örneğini şu günlerde ülkemizde yaşıyoruz.]

Öğrenmeye ve öğretmeye çalıştığımız dinî bilgiler ve bu bilgilerle muhataplarımızın zihinlerinde oluşturduğumuz din tasavvuru, bu çağda yaşamaları kaderleri olan insanların şimdiki ihtiyaç ve arayışları için ne ifade ediyor? Bizim, genellikle bu zamanın ihtiyaçlarını göz ardı ederek, bin yıl önceki ulemanın o zamanların şartlarında oluşturdukları ilim telakkilerini kutsayıp onları bugün de sürdürmekte direnmemiz yanlıştır; Müslüman toplumları kendi çağlarından uzaklaştırmaktadır.

Yaşadığım bir olayı paylaşayım: Hacda bulunduğum bir sırada fetva heyetine bir kadının sorunuyla ilgili fetva sorulmuştu. Aslında konu basitti; kadını da kafilesini de sıkıntıya sokmayacak bir fetva verilebilirdi. Fakat –bizim yetkili âlimlerimiz illa da eski kitaplardan bir fetva arıyorlardı. Neredeyse kadıncağız haccını tamamlamadan döndürülecekti. Neyse ki fetva heyetinden biri Resûlullah’tan 600 yüz yıl sonra yaşamış olan İbn Teymiyye’den bir fetva buldu da kadının haccı kurtarıldı.

***

Şu ayırımı yapmak çok önemlidir: Dinde ve onun kaynaklarında değişiklik ve yenilik yapmakla din anlayışımız ve yorumlarımızda değişiklik ve yenilik yapmak aynı şey değildir; birincisi tahrif, ikincisi ihtiyaçtır. Din anlayışımızı ve yorumumuzu zamanın şartlarına göre yenilememiz tecrübelerin ve aklın gereğidir; Müslüman toplumların en az üç asırdır yaşadığı ağır sıkıntılar bunu apaçık göstermektedir.
Hz. Peygamber’den önce ve onun zamanında Mekke ve Medine şehir toplumlarında örgütlü devlet, hukuk, iktisat gibi sosyal kurumlar ve bunlara ilişkin bilimler yoktu. Hz. Peygamber ve Sahâbîler, Kur’ân-ı Kerîm’in rehberliğinde bu kurumları kendileri inşa ettiler; bu sebeple belirtilen alanlar da din içinde görüldü. Aslında İslam ilkeleri ile hayatın uyumumu sağlamak için bu gerekliydi de. Kültürel kimlik ve kişiliğimizi yaşatmak, hatta kültür ve medeniyetimizin insanlık için rahmet ve bereket olan ilke ve değerlerini dünyaya sunmak için belirttiğim uyum bugün de gereklidir.

Ama kimimizin farkında olamadığı, kimimizin de farkında olduğu halde bazı hesaplarla ifade etmediği gerçek şudur: Kur’an’ın istediği, Hz. Peygamber ve Sahâbenin inşa edip uyguladıkları din anlayışı, şimdiki zâhirci-lafızcı-dogmatik selefî din anlayışı değildir. İslam tarihini bir resim gibi tasavvur edip önümüze koyarsak, göreceğimiz gerçeklik, bu din anlayışının ürettiği yürekler acısı manzaradır. Bu kadar yalın gerçeği göremeyenleri veya gördükleri halde bunun sürmesine razı olanları başka sıfatlarla niteleyebiliriz; fakat “ilim insanı” diye nitelememiz ne kadar mümkündür?

***

Bilindiği üzere tefsir ve fıkıh usûlünde “nesh” (nastaki hükmü askıya alma veya kaldırma) uygulaması da dinî kaynaklarda değişen şartlara göre geçici veya kalıcı olarak değişim ve yenilik yapılmasından ibaretti. Dinî kaynakları olgulara göre anlama ve yorumlama işlemini –dediğimiz gibi- ilk halifeler ve Sahâbe de dönemlerinin yeni şartlarında kendi yorum ve içtihatlarıyla yapmışlardır. Bu noktada şuna dikkat etmemiz gerekir: Hz. Peygamber’in terbiyesinde din anlayış ve yaşayışlarını baştan sona değiştirip, İslam’ın ilkelerine göre yeniden inşa eden Sahâbenin Hz. Peygamber’den kısa bir süre sonra yaptıkları değişim ve yeniliklerin sayısı doğaldır ki sınırlı olacaktı. Fakat yapılanların sayısı değil, hangi alanlarda ne amaçla ne şekilde ve ne ölçüde yapıldığı önemliydi.

Keşke Sahâbenin bu anlayış, yorum ve içtihatları, sonraki asırların gittikçe artan yenileşme ihtiyaçları karşısında da sürdürülseydi!.. Hâlâ bunu yapabiliriz ve yeni nesilleri kaybetmeden yapmalıyız.

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (50)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.