‘Kayıt içi din’ öğretimimiz sorunsuz mu?

Mustafa Çağrıcı

Cumhuriyet idaresi 1924’te Diyanet İşleri Reisliğini teşkil ederken cami ve mescitlerle birlikte tekke ve zaviyelerin yönetimini de bu kuruma devretmişti. Çok da doğru bir iş yapmıştı. Fakat 1925’te çıkarılan 677 sayılı kanunla ülke sınırları içindeki tekkeler kapatıldı, tarikatlar yasaklandı. Böylece Cumhuriyet idaresi sorunu çözeyim derken daha büyük ve kalıcı sorunlara zemin hazırladı.

Bundan sonra tarikatlar bir süre yer altına çekildi; 1950’lerden itibaren de yavaş yavaş dernek veya vakıf statüsünde yasal bir görüntüye bürünerek yeniden örgütlenmeye başladı; böylece –bir siyasetçimizin çok doğru tespitiyle- “kayıt dışı din” kurumları olarak gelişmesini sürdürdü. Nihayet bu oluşumlar, ülkemizde din öğretimiyle birlikte genel öğretimin de yönlendirilmesinde etkili olma noktasına kadar geldi.

Mevcut şartlar nedeniyle neredeyse hiç konuşulmayan bu durumun ileride nasıl sonuçlar doğuracağını bilemiyoruz. FETÖ tecrübesine de bakarak az çok geleceği kestirenler ise türlü nedenlerle seslerini çıkarmıyorlar. Bu ayrı bir meselemiz.

***

Fakat ülkemizde “kayıt içi din” öğretimimiz sorunsuz mu? Diyanet hizmetleri, İmam-Hatipler ve İlâhiyat Fakülteleri, dinimizin gerektirdiği, toplumumuzun ihtiyaç duyduğu şekilde iyi işliyor mu? İmam-Hatip orta ve lise kısımlarının meslek dersleri ile diğer okulların din dersleri öğretmenliği ihtiyacını, keza Diyanet’in muhtelif pozisyonlardaki din görevlisi ihtiyacını İlâhiyat Fakülteleri karşılıyor. Ne var ki, –sık sık söylediğim gibi- bin yıl önceki Nizamiye medreselerinde uygulanan program ne ise bu fakültelerde uygulanan da aşağı yukarı odur. Vaktiyle bu medreselerde okutulan tefsir, hadis, kelâm ve fıkıh dersleri bugün de “Temel İslâm Bilimleri” adı altında, çağımızın değişen şartları ve ihtiyaçlarıyla ilişkisi kurulmadan tamamen eski anlayışla okutulmaktadır.

Hayatın durağan olduğu eski dünyada bu program ihtiyacı karşılıyordu. Fakat dünyanın giderek artan bir hızla değişmeye, dönüşmeye başladığı aşağı yukarı üç asır öncesinden itibaren bu program şablonu, dünyadaki değişimin getirdiği yeni ihtiyaçlara cevap vermemeye başladı. Geldiğimiz noktada ise özellikle hukuk, ekonomi, siyaset gibi hayatın pratik alanlarına (muâmelat) ilişkin bütün düzenlemeleri üzerine alan geleneksel fıkıhta –ibadetlere ilişkin olanlar dışındaki- bilgiler giderek çağdaş hayatın somut taleplerinden koptu. Hatta bu programlar artık din üzerinden sorunlar üretiyor. Hocanın anlattığı eski “dinî” (aslında dünyevi) bilgiler ve yorumlar yeni dünyanın olguları ile uyuşmuyor. Böylece bu fakültelerin resmî ders program ve müfredatları bu çağda yaşayan ama bin yıl önceki Müslüman gibi düşünen öğretmenler ve din görevlileri yetiştiriyor.

Hâlbuki – biz elbette bu dinin mensuplarıyız ve onu gözümüz gibi korumalıyız- ama biz aynı zamanda bu çağın insanıyız. Bugün Müslüman toplumlar, ulemanın bu ikisi arasında uyum sağlayamamasından kaynaklanan yığınla sıkıntı yaşıyor. Fakat sorun dinde değil, eski akılda; özellikle de hâlâ ekonomisiyle, hukukuyla, siyasetiyle toplumsal hayatımızı yönetmek isteyen fıkıh anlayışımızdadır. Bu fıkhın ürettiği eski akıl artık yeni dünyayı yönetmeye yetmiyor. Şu halde dinimizi, yeni dünyanın, yeni ihtiyaçların gerektirdiği yeni bir akılla okumalıyız.

***

Günümüzde dindar insan eski fıkıh kuralları ile yeni gerçeklikler arasında sıkışmış bulunuyor. Bu durum üç Müslüman tipi üretti: Bir grup eskiyi tümden reddediyor, sekülerleşiyor. İkinci bir grup eski din anlayışını sıkı sıkıya korumaya çalışırken çağından kopuyor; yeni olan her şeyle, yenilikçi düşünen herkesle ve doğal olarak dünya ile kavga ediyor. Bugünün Müslüman çoğunluğunu oluşturan diğer bir grup ise pratikte iki hatta üç otorite, üç farklı meşruiyet alanı üretmiş bulunuyor: 1. Devletin laik düzeni (laik hukuk, laik siyaset, seküler ekonomi vs.), 2. Mezhep fetvası, 3. Tarikat fetvası. Bir meselesinde hangisi işine yarıyorsa fetvasını oradan alıyor. Doğal olarak bu da dindarlar hakkında bir ahlak, dürüstlük ve güvenilirlik problemi üretiyor.

Çağdaş Müslümanı bu üç seçeneğe mahkûm etmeyen bir din yorumunu acilen müzakere etmeliyiz. Bunun için de ilgili uzmanların ve pedagogların İlâhiyat Fakültelerindeki eğitim öğretimin felsefesi, amacı, program ve müfredatı gibi meselelerini hem dinin asli kaynaklarına hem de çağdaş dünyanın değişen şartlarına ve ihtiyaçlarına uygunluğu bakımından adam akıllı tartışıp güncellemeleri gerekiyor.

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (64)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.