Bir ceviz ağacının altına geri dönmek

Ömer Erdem

Dönüp altına oturacağı, gövdesine sarılıp hasret gidereceği bir ağacı vardır herkesin. Yoksa olmalı. Bir ağaçla ebediyen dost olamamış kişi insanla nasıl olsun? Nicedir bir ulu ceviz ağacı ile dostuz. Sonradan niçin ona bu denli bağlandığımı daha iyi anladım. Biraz hüzünlü, çocukluk anılarıyla sarmalanmış bir kök. Yeri gelince o da dile gelir.

Çok bilgece bir yayılışı var benimkinin. Benimki diyorum ama onu mülk edindiğim sanılmasın. Bulutlar, kuşlar, yağmur, rüzgar, böcekler ne kadar hayat belirtisi şey varsa onlarındır ağaçlar. İnsanın bana göre mülkiyet davasının sökmeyeceği tek varlık odur. Bakmayın ‘ bir dikili fidanım yok’ sözüne, onun vardığı yer başka bambaşka. İnsan öyle olmadığını sanıp dursun.

Bodur gövdesine inatla dört bir yana yayılmış kolları, arada bir kör çukur gibi bakan gövde oyuklarıyla bulunduğu yere bütün görkemiyle yayılıyor işte. Güneş yukarıdan aşağıya türlü ışık oyunlarıyla inmeye çalışıyor ama nafile. Kat kat yapraklar kırıyor güneşin keskin kılıçlarını. Bu sebepten altı hep gölgeli ve serin kalıyor cevizin.

Altına oturup da etrafa baktığımda Bolkarların yalçın ve kel zirvelerini görüyorum. Rakım yükseldikçe ağaçlar geride kalıp rüzgara yer açıyorlar sanki. İşte bizim bu ceviz bu zirvelerden aldığı ilhamla biraz mağrur. Bir saltanat çadırı genişliğindeki dallarını yayışında cömertlik edası varsa bile adeta meydan okuyor. Yaşını soracak olsan sen utanırsın ama en az bir asırlık olduğunu çekinmeden söyleyecektir o.

Biz onunla sabahın en erken saatinde baş başa oturup da uzaktan dalga dalga gelen seslere kulak verdiğimizde karşılıklı bir dinginlik koyulaşıyor aramızda. Fısıldarcasına; ‘döndün demek’ diyor. Bir yıl oldu yaklaşık. Sonbahar güzel geçti burada, kış çetindi, bahar boyunca yağmurlar dinmedi. Daha birkaç gün öncesine kadar her gün yağdı. Etrafta gördüğün coşku ondan, ya sen, görüşmeyeli hayli yorulmuşsun, kim bilir neler yaşadın?’ Baktım, her zamankinden daha canlı bizimkinin yaprakları. Demek yaz güneşi yeterince kamçılayamamış onu daha.

Bu kez biraz şımarıp boylu boyunca uzanıyorum ağacımın altına. Yaprak aralarına yayılmış mavi gök parçacıklarına dalıyorum. Güneşin açısına göre ton değiştiriyor yeşil. Hiç bir yaprağın ışığı ve rengi bir değil. Teklik içindeki çokluk başımı döndürüyor. Geçen yaz vedalaştığımızdan bu yana aslında bu anı özlediğimi, beklediğimi, zihnimin gerisinde sürekli onu çalıştırdığımı fark ediyorum. ‘Sevdiklerin vaktiyle bu cevizin altında oynadı, gece yıldızlara baktı, şarkı söyledi, ilk heyecanlarını burada tattı. Şimdi bu geçmiş burada kalmasın geride kalanlara da hayat versin’ diliyorsun. Bir ağaca seni bunca bağlayan da belki bu. Sevgi ve hafıza meselesi.

Sen de çocukluğunda, bu ağaçtan yüzlerce kilometre uzaklıkta, nice ağaçlar tanımıştın. Elma, ahlat, ceviz, söğüt, kavak, meşe ve dut. Hepsi terk edildi. Harap oldu. Zamanın insafına bırakıldı. Evinizin hala sapasağlam duran balkonu için kesilen ceviz ağacını hiç unutmadın. Ya o, çocukluk arkadaşlarınla el ele verip de gövdesini kavrayamadığınız ceviz? İşte onu da testerelerle, dallarını parça parça ederek yok ettiler köylüler. Oysa sen ona kıyamet ağacı derdin. Ölümden sonra diriliş bu ağacın altında olacak. Oydu büyüklük ölçün. Bir de Sivri Dağı. Onu. Arkasında öteki dünya başlıyordu.

Bir daldan öteki dala ürkek bir sincap ağdı. Şaşırmadım. Sonbaharın bütün güzelliğini onlar sürecek bu dallarda, biliyorum. Cevizler sütten çıkıp dış kabuklarını kavladıklarında adeta bir armağan olup bekleyecekler. Seviyorsun bu kendiğinden oluşan kav çiçeklenişini. Geride bir çalı bülbülü mü yoksa sabah serçesi mi kestiremediğin ses geçişleri havaya sinmiş dinginliğin içinde sekip duruyor.

‘Yine çok kalamayacağım’ diyorsun. O bunu duymamış gibi, kuzey dallarını yurt verdiği likenlerin ışık alan yüzünden ‘döndün ya, yine gelirsin’ diyor. Bu geliş gidişler ne kadar sürecek? Dibindeki yumuşak toprağa sorsam bilir mi? ‘Kimse bir şeyi tam bilemez, sen niçin geri döndün biliyor musun?’ diyor.

Kalkıyorum, yere sürünen bir etek gibi yayılmış dallarını kaldırıp yaprakları kokluyorum. Dibinden ayrılmayacağım. Gece de yıldızlara bakacağım. Sonra bu sarıcı kolları. Bu bodur ve mütevazı gövdeyi tekrar düşüneceğim. Yağmur yağarsa bir şemsiye oluşunu tekrar göreceğim. Sonra, ayrılığın ayak sesleri, yine...

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (3)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.