Ankasam uluslararası ilişkiler uzmanı Göktuğ Çalışkan, Afrika’da iklim, gıda güvenliği ve göç arasındaki ilişkiyi yazdı. Çalışkan, Güney Angola’daki kuraklık ve Namibya’ya doğru başlayan hareketlilik üzerinden, olası Süper El Niño’nun önümüzdeki dönemde Afrika’daki göç baskısını nasıl artırabileceğini irdeledi.
Haritayı açın. Angola’nın en güneyine, Namibya sınırındaki Cunene bölgesine bakın. Burada göç bazen bir otobüs terminalinde, sınır kapısında ya da kaçakçı teknesinde başlamıyor. Önce kuyu kuruyor. Sonra hayvan ölüyor. Ardından ekin çıkmıyor. En sonunda insanlar yola koyuluyor.
Güney Angola’da yıllardır devam eden kuraklık tam olarak böyle bir hareketlilik üretiyor. Cunene, Huíla ve Namibe eyaletlerinde suya, otlağa ve geçim kaynaklarına erişim giderek zorlaşıyor. İnsanlar yiyecek, iş ve su bulabilmek için komşu Namibya’ya geçiyor. 2026’ya girerken bu hareket zaten vardı. Şimdi güçlü El Niño’nun önümüzdeki tarım sezonunu daha da kurak hale getirmesinden endişe ediliyor.
Buradaki mesele birkaç bin kişinin sınır geçmesi değil.
Bu noktada doğal olarak şunu sorabiliriz: Afrika’nın bir sonraki büyük göç dalgası savaşlardan veya ekonomik krizlerden önce iklim baskısının kırsal hayatı yavaş yavaş yaşanamaz hale getirdiği köylerde mi başlayacak?
Çünkü kuraklık insanı ilk gün evinden çıkarmıyor. Önce yaşama imkânlarını azaltıyor.
KURAKLIK İNSANI NASIL GÖÇMEN YAPIYOR?
Cunene’de yaklaşık 1,8 milyon kişi yaşıyor ve nüfusun büyük bölümü kırsalda. Yaklaşık dört kişiden üçü hayvancılık veya geçimlik tarımla hayatını sürdürüyor. Böyle bir ekonomide yağmurun birkaç sezon üst üste yetersiz kalması sadece üretimi düşürmüyor. Ailenin bütün düzenini değiştiriyor.
Hayvan su bulamıyor. Meralar küçülüyor. Tarla ürün vermiyor. Bir süre sonra aileden biri iş aramak için başka bölgeye gidiyor. Ardından gençler çıkıyor. Sonra kadınlar ve çocuklar sınırın öbür tarafında akraba, iş veya yardım aramaya başlıyor.
İşte göç böyle başlıyor.
Amnesty International’ın eylül başında yayımladığı rapor, Güney Angola’dan Namibya’ya geçen insanların önemli bir bölümünün savaş veya siyasi baskıdan kaçmadığını gösteriyor. Suya, gıdaya, otlağa ve temel hizmetlere erişemedikleri için hareket ediyorlar. Kuruluş, Mayıs 2024 ile Mayıs 2026 arasında göç edenler, yerel yöneticiler, sivil toplum temsilcileri ve BM çalışanları dahil olmak üzere en az 167 kişiyle görüştü.
Bu hareket yeni de değil. 2021’in ilk yedi ayında ağır kuraklık ve gıda sıkıntısı nedeniyle 7 binden fazla Angolalı kuzey Namibya’ya göç etmişti. Sonraki yıllarda da geçişler sürdü. Gerçek sayıyı kimse tam olarak bilmiyor çünkü bu insanların önemli bir bölümü resmi göç sisteminin dışında kalıyor.
Göç istatistiklerinde görünmeyen insanlar bunlar.
SINIRI GEÇİNCE SORUN BİTMİYOR
İşin başka bir tarafı daha var. Uluslararası göç sistemi insanları neden hareket ettiklerine göre sınıflandırmayı seviyor. Savaştan kaçıyorsanız, bunun için bir hukuki kategori var. Siyasi baskıdan kaçıyorsanız, başka bir mekanizma devreye girebiliyor.
Peki kuyunuz kuruduğu için gidiyorsanız?
İşte sistem burada zorlanıyor.
Namibya mevzuatında kuraklık nedeniyle sınır geçen insanlara özel bir koruma yolu bulunmuyor. Angola vatandaşları resmi sınır kapılarından belirli sürelerle vizesiz girebilse de bu düzen çalışma veya uzun süreli ikamet hakkı sağlamıyor. Üstelik kırsal sınır bölgelerinde yaşayan birçok insanın pasaportu ya da düzenli belgesi yok.
Sonuç tahmin edilebilir.
Namibya makamları 2026’da ülkede düzensiz durumda bulunduğu gerekçesiyle binden fazla Angolalıyı geri gönderdi. Amnesty International sağlık hizmetine gitmekten çekinen, yakalanma korkusuyla resmi kurumlardan uzak duran ve derme çatma yapılarda yaşayan ailelerin durumunu da belgeliyor. Kadınlar ve çocuklar burada daha büyük risk taşıyor.
Böylece iklim sorunu bir anda göç hukukuna dönüşüyor.
Yağmur yağmıyor. İnsan sınırı geçiyor. Fakat karşı tarafta onu “kuraklıktan kaçan kişi” olarak tanıyan düzenli bir hukuki statü yok.
Yeni göç krizlerinin en zor kısmı belki de tam burada başlayacak.
SÜPER EL NİÑO NE KADAR BÜYÜK BİR TEHDİT?
2026 yılındaki El Niño ise sıradan bir hava olayı olarak görülmüyor. Dünya Gıda Programı, mevcut döngünün yıl içinde güçlenmesini ve eylül-aralık döneminde zirveye ulaşmasını bekliyor. Etkilerinin 2027’deki hasat dönemlerine kadar sürmesi mümkün.
Güney Afrika için gelen ilk bölgesel tahminler de rahatlatıcı değil. Ağustos sonunda toplanan Güney Afrika Bölgesel İklim Görünüm Forumu, 2026-2027 sezonunda bölgenin orta ve güney kesimlerinin önemli bir bölümünde normalin altında yağış, geniş bir alanda ise normalin üzerinde sıcaklık ihtimalinin yüksek olduğunu açıkladı.
Bunun ekonomik karşılığı çok büyük olabilir.
Afrika Kalkınma Bankası’nın iklim uzmanlarına göre güçlü El Niño, Afrika ekonomilerinde toplam 10 ila 20 milyar dolarlık kayba yol açabilir. Ağır etkilenen ülkelerde milli gelir yüzde 1-2 oranında küçülebilir. Tarımsal üretim azalırsa sonuç sadece çiftçinin gelirinde görülmeyecek. Gıda fiyatları yükselir, ithalat faturası büyür, kamu bütçesi zorlanır ve bankaların tarım sektöründeki riski artar.
Bir kuraklığın ekonomiye nasıl yayıldığını düşünün.
Önce mısır tarlası zarar görüyor. Sonra köylünün geliri düşüyor. Pazardaki ürünler azalıyor ve fiyatlar yükseliyor. Devlet ithalat yapmak zorunda kalıyor. Döviz ihtiyacı büyüyor. Yoksul aile öğün azaltıyor. Sonra birileri başka yere gitmeye karar veriyor.
Zincirleme bir durum bu.
49 MİLYON İNSAN DAHA AÇLIK RİSKİNE GİREBİLİR
Dünya Gıda Programı’nın tahmini meselenin ölçeğini daha iyi gösteriyor. El Niño’nun etkisiyle 2027 sonuna kadar 45 ülkede akut gıda güvensizliği yaşayan insan sayısının 274 milyona çıkabileceği hesaplanıyor. Bugünkü tabloya yaklaşık 49 milyon kişi daha eklenebilir.
Bu insanların tamamı göç etmeyecek elbette. Açlık ile göç arasında doğrudan bir ilişki yok.
Ama gıda sıkıntısı aynı anda su kaybı, hayvan ölümleri, işsizlik ve borçlanmayla birleştiğinde hareket etme ihtimali büyüyor. Angola-Namibya hattında gördüğümüz şey bunun küçük ama oldukça açık bir örneği.
Kuraklık önce ekonomik dayanıklılığı tüketiyor. Göç çoğu zaman bundan sonra geliyor.
Bu yüzden “iklim göçü” ifadesini sadece geleceğe ait bir senaryo gibi konuşmak giderek anlamsızlaşıyor. İnsanlar zaten hareket ediyor.
DEVLET NE ZAMAN HAREKETE GEÇMELİ?
Burada kritik konu devlet kapasitesi.
Kuraklık başladıktan, hayvanlar öldükten ve insanlar sınırı geçtikten sonra yapılacak insani yardım elbette önemli. Fakat bu aşamaya gelindiğinde maliyet de büyümüş oluyor.
Bu noktada WFP’nin geçmiş El Niño dönemlerinden çıkardığı hesap oldukça çarpıcı. Afetten önce yapılan her 1 dolarlık hazırlık harcaması, daha sonra ortaya çıkabilecek 3 ila 7 dolarlık kaybı veya müdahale maliyetini önleyebiliyor. Bu yüzden kurum bu yıl nakit desteği, kuraklığa dayanıklı tohum, hayvanların korunması, su depolama sistemleri ve erken uyarı programları için daha olay gerçekleşmeden harekete geçmeye çalışıyor.
Asıl mücadele burada.
Köylünün göç etmesini engellemenin yolu sınırdaki polisi artırmak olmayabilir. Bazen bir su deposu, çalışan bir kuyu, hayvan yemi veya doğru zamanda verilen küçük bir nakit desteği çok daha etkili sonuçlar doğurabilir.
Çünkü insanlar evlerini her zaman gitmek istedikleri için terk etmiyor. Bazen kalabilecek başka yol bırakılmadığı için gidiyorlar.
AFRİKA’NIN YENİ GÖÇ HARİTASI NEREDE ÇİZİLECEK?
Avrupa’da Afrika göçü konuşulduğunda gözler çoğunlukla Akdeniz’e çevriliyor. Libya kıyıları, Tunus, Kanarya Adaları veya Ceuta üzerinden Avrupa’ya ulaşmaya çalışan insanlar görülüyor.
Oysa göçün gerçek başlangıç noktası çoğu zaman binlerce kilometre daha içeride.
Güney Angola’daki bir köy bunun iyi örneği. Burada henüz Akdeniz yok. Kaçakçı teknesi yok. Avrupa sınırı da yok.
Sadece yağmurun gelmediği bir tarla var.
Sonra o tarla ürün vermiyor. Ailenin hayvanları azalıyor. Bir kişi Namibya’ya gidiyor. Ardından diğerleri geliyor. Hareketlilik zamanla başka şehirlere ve başka ülkelere uzanabiliyor.
Bu nedenle Afrika’nın gelecekteki göç krizlerini sadece sınır güvenliği üzerinden okumak giderek daha yetersiz kalacak. Gıda güvenliği, su yönetimi, kırsal ekonomi ve iklim uyumu artık göç politikasının da parçası.
Angola-Namibya sınırındaki insanların anlattığı hikâye basit aslında.
Yağmur azalıyor. Hayat pahalılaşıyor. Kalmak zorlaşıyor.
Sonra sınır hareket ediyor sanıyoruz.
Oysa önce insanlar hareket ediyor.
*Göktuğ Çalışkan, Ankasam uluslararası ilişkiler uzmanı.
