Görüşler

Doğa ve Yaşamın Sorunları, Korsan Devlet ile Hikmet-i Hükûmetin Neresine Düşer?

Doğa ve Yaşamın Sorunları, Korsan Devlet ile Hikmet-i Hükûmetin Neresine Düşer?

Bakkalın camına asılmış “kredi kartı geçerlidir” yazısı gözüme ilişti. Demek fakir fukara mahallesindeki bakkal defteri Osmanlı dönemindeki ismiyle Zimem Defteri kalkmış, postlu manyetikli kartlar kerpiçli, betonlu, tek katlı, yolları çukurlu, dış sıvaları boyasız mahalleye uğrayıvermişti.

Nazım Hikmet’in “Bugün pazar. Yağmur yağıyor” mısralarını okuduğum bir halet-i ruhiye içinde iken telefonum çaldı. Karşıdaki ses beni doğayı temaşa etmeye davet eden nazik bir o kadar da heyecanlı sesiyle ikna etmeye çalışırken, ben çalışma masamın solundaki pencereyi tıkırdayan yağmur sesine kanarak, daveti kabul ettim. Kanarak kabul ettiğim gün pazar, gökyüzü gözkapaklarını ardına kadar açıp gözyaşlarıyla toprağı suya doyurduğunda renk gri, ağaçlar ise salına salına esnediğinde homurdanma hali içindeydiler.

Davetine icabet ettiğim arkadaşın arabası olmadığından ve temaşa edeceğim doğa mekânlarının uzaklığını da bildiğimden, arabamı esneyen ağaçların arasından çıkararak yola koyuldum. Havada yağmur kokusu, gökte boşalan elektrik çakması, çukurların eksilmediği caddelerde tıngırdayan balatanın gıcırtısı, fonda ise İsmet Özel’in “Mataramda Tuzlu Su” melodisi….. Gri bulutların altında ilerledim arabamla. Cahit Zarifoğlu demişti ya “Kapı aralığından baktığımda görebildiğim en güzel şeydir yaşamak“ duygusunu birazda iliklerimde hissetmek için davete icabet ettim, üstelik bilgisayar başında uğraştığım röportajı sahipsiz bırakarak.

Kapı aralığından değil de arabamın camından görebildiğim kareleri yazmaya başlamadan önce; bu kederli yaşam mı sefil yaşam mı janjanlı yaşam mı sahici yaşam mı kesifli hayat mı yoksa mavilikleri ruha düşmüş bir hayat mı olacak yazacaklarım diye, düşünüp durdum. Debelendim.

Debdebenin içindeyken arabamın camına yansıyanları arabanın yan ve arka koltuğunda oturan iki arkadaşa çaktırmamaya çalışıyordum. Arabanın camına yansıyan birini dayanamadım arka koltukta oturanın kucağına fırlatıverdim. İstemsiz bir şekilde. Çünkü onların kısa zaman dilimine sığdıracakları hem kallavi hem de çokça çevre meseleleri vardı. Bende ise bilmekle insanı ürküten, “yağmurların açtığı kapanmaz yaralar.” Arabamın camından içime düşen yaralarıma rağmen, onların konuşmalarına dahloluyor, benim yaralarımı fark etmesinler diye pür dikkat dinliyor, başımı sallıyor, “evet, evet, o mesele şöyle değil miydi?” diye aralara girme atraksiyonları yapıyordum. Bazen yapmacık çoğu zaman ise sahiden.

Arabayla ilerlerken, demiryolu geçidinin kenarında Peştemaline doldurduğu Tolikları¹ seri hareketlerle temizleyen kadının yanından arabayla 40’la geçtikten sonra (arka koltuktakine istemsiz fırlattığım kare buydu); kaldırımda ayak ayaküstüne atmış, elinde cigarası, başında kasketi, pejmürde pantolonu, yanaklarına ak düşmüş sakallı amcanın dertli bir şekilde bekleyişi ilişti gözüme. Peştemalli kadından kasketli amcaya. Ala size janjanlı olmayan iki karenin araba camıma yansıyışı. Feleğin çemberinden geçmiş kederli iki yaşam. Hızım 40. Bu hızla Peştemalli, esmer kadının dalgın ve düşünceli yüzünü ancak kestirebiliyorum. Amcanın ise dertli ancak sükseli cigara içiş hali araba camıma kadar yapıştı ki görmemek elde değildi.

Bir yandan arka koltuktaki arkadaşım iştahlı ve iştiyaklı bir şekilde şehrin meselelerini anlatırken; kulağım onda, gözüm yolda, ruhum insan manzaralarına mıhlanırken hava tam da Attila İlhan’ın “Kaldırımlarda yağmur kokusu” dediği bir kıvamda. Yoldaki çukurlara dalmamak için gıdım gıdım ilerlerken arabayla, trafiksiz tali bir yolda üç dört çocuğun bisiklet turlayışındaki çakırkeyif hallerini gördüm. Arabasız yolun, trafiksiz şeridin içinde bisikletinin ön tekerleğini havaya sevinçle kaldırıp yere düşmeden indirmenin getirdiği gururla koltukları kabaran tıpki bir şövalyenin dizginleriyle atını göğe yükseltişi edasındaki o çocuktan sonra, tedirgin olduğunu farkettiğim nispeten öncekinden daha küçük bir çocuğun bisiklet sürüşleri arasından arabayla ilerledik. Bitmek bilmeyen çukurlar da peşimizde. Mavilikleri ruha düşürmüş yaşamdı adeta sergiledikleri bisiklet sürüşleri.

Arabayla; tek katlı, bahçeli, dar yollu, beton ve kerpiçli evlerin yoğun olduğu yoksul bir mahalleden geçerken, eğri büğrü yazıldığı besbelli bir kartonla bakkalın camına asılmış “kredi kartı geçerlidir” yazısı gözüme ilişti. Demek fakir fukara mahallesindeki bakkal defteri Osmanlı dönemindeki ismiyle Zimem Defteri kalkmış, postlu manyetikli kartlar kerpiçli, betonlu, tek katlı, yolları çukurlu, dış sıvaları boyasız mahalleye uğrayıvermişti. Arabadaki iki arkadaş ilerlediğimiz sokakta yardım ettikleri fakir ve gariban ailelerin evlerini işaret edip, hallerini ve isimlerini arabanın içinde kayda geçirirken, benim ise kapanmaz yarama Şair Cahit Sıtkı Tarancı gelip ayağıyla bastı o an:

“Memleket isterim,
Ne zengin fakir,
Ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.”

Cahit Sıtkı Tarancı kış günü deyip duruversin, tamam, bir kış gününde değildik ancak havanın kışı andırdığı yağmurlu, kesif bulutlu bir günde, üstelik eve doğru giderken de şimşeğin çaktığı bu hava, bizleri erkenden yuvalarımıza gitmeye çağırırken, doğa aşkı kabarık olan arkadaş, TOKİ evlerinin olduğu bölgeye gitmemiz için bir atraksiyon çekti ikimize. Atraksiyonu diğer bir arkadaşın yanılmıyorsam kızı olduğunu tahmin ettiğim telefondaki ses, gelip kendisini almasını istemiş olmalı ki tercihini eve gitme şeklinde beden diliyle gösterdi. Ben ise dilimde bir yandan “farketmez benim için” umursamazlığı peydah olurken diğer yandan da arabanın camına yansıyacakları görmenin ürküttüğü kapanmaz yaraların peşindeyim.

TOKİ evlerinin arasında arabamız salına salına yol alırken, iki kadının baharın bahşettiği otlar arasında Tolikler, Kerengler,Tûzikler, Bexdenûsler, Pûjanlar, Şiwîtler² ararken gözüme iliştiler koca koca gösterişli binaların arasında. Kimbilir belki akşam yemeğine, belki de öğle salatasına ya da sabah kahvaltısı niyetine. Tabiatın bahşettiği bu nimetleri ayakları ve elleriyle kurcalayıp arayan kadınların olduğu binaların az uzağında ise lüks villalar gözümüze ilişti. Bir değil birden fazla müteahhidin yaptığı besbelli olan villalar geçidiydi adeta burası. Ah bu sefil hayat! Ah bu janjanlı hayat! İkisini de arabamın camına yansıtan çelişkiler yumağı. Neden pılı pırtını çekip atmıyorsun ki bu kamburu insanların hayatından.
Oysa pılı pırtını hazırlayıp eve gitmeye hiçte istekli olmayan arkadaşın çevre sorunlarıyla örülü hararetli konuşmasının arasında TOKİ evlerinden geçerken, lağım sularının aktığı bir vadiye indik. Etrafımızda in cin top oynamakta. Vadinin doğusunda ise yeşile boyanmış çayırların yüzümüze serin meltemini vurduğu Sason havasında bir iklim var. Beyaz renkli lüks bir arabanın içinde bir kadınla bir erkeğin haz denizinin içinde yüzmekte olduğunu farkettim. Yanımdaki arkadaşın fena fi’ç-çevre! halinden olsa gerek haz denizinin içinde yüzenleri farketmemiş olmalı ki kendisi lağım sularının içinde yüzen atıkları seyreyleye dalmıştı. Lağım sularının nereye döküldüğü tartışması içindeki iki arkadaşla arabada ilerlerken karanlık bastırmış, çocuklar parklardan evlerin yolunu tutuyordu. Bir de başını akıllı telefona gömmüş genç ile baş üstünde tuttuğu Kur’an’la beyaz boyalı eve giren iki çocuk karanlık yamacında beliriyordu. Onlar lağım sularının döküldüğü meşhur dereyi bulmakla meşgul iken ben, hala parkta evinin yolunu tutmamış iki kız çocuğu ile dolgun ve sakallı babalarının yanına gidip, karşı taraftaki resmi binanın ne olduğunu sordum. Çocukların şen şakrak kahkahaları ve sevinç yumağı içindeki çocuksu ve bir o kadar da sahici mutlulukları gecenin karanlığına karışırken, ben geri dönüp lağım sularının döküldüğü yer tartışmasını sürdüren iki arkadaşıma usulca yanaştım. İçinden isabetli yorumları bir hayli fazla olan, daha deneyimli ve rasyonel açıklamalar yapan arkadaştan yana tercihimi kullanıp, “o haklıdır, olaya hâkim olmasam da onun yorumlarını doğru buluyorum” çıkışında bulundum. Doğa aşkı kabarık arkadaş, süregiden tartışmada tahmini tutmamış olacak ki sütre gerisine çekildi, teslim bayrağını açtı. Ben dinen tantananın içinde 40 hızımla bir yandan karanlığa karışmış çocuk sesleri, bir yandan da kötü kokan kesifli derenin yanından, arkadaşın yönlendirmesiyle TPAO sahasına yöneldim.

Çocuklar dede oldu, dede olan çocuklar torun sahibi oldu ancak bu kesif kötü kokulu derenin yanı başındaki evlerde yaşayanlar nedense azalmadı. Fakirlik işte, villalar geçidine taşıyamadı elalem onları, ne yapsınlar ki! “Korsan gibiyiz” diyenlerin şimdilik hükümferma olduğu bu fani dünyada. Korkmayın uzatmayacağım lafı. Bu korsan devletin Hürmüz Boğazına demirleme meselesine ise hiç girmeyeceğim….Hikmet-i hükümetimiz ise, bu sefil ve kesif havanın olduğu yaşam havzasını bir türlü pir-i paka dönüştüremedi. Lağım suları ve petrol atıklarının boca edildiği derenin yan tarafında yarım daire çemberli ışıltılı ve janjanlı lambalarla kirliliğin üstüne maske geçiriverdi. Ne adına mı? Hem perdelemek hem de Guy Debord’un meşhur Gösteri Toplumu’nda olduğumuzu kanıtlarcasına; gösterişe ve sahteliğe kendini vurarak. Lağımlı derenin varlığı da bir yüzkarası olarak gelip geçen mülki amirlerin defterlerinde yazıladursun.

Sefil ve kesifli hava demişken, çevre sorunlarının harareti, arabadaki uçuşan bilgi baloncuklarını azaltmadı bir de fondaki İsmet Özel’in mısralarını:

“Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor,
Böylesine hazırlıklı değilim daha.
Bilmek. Bu da ürkütüyor.
Gene de biliyorum:
Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar…”

Peki, sizi ürküten ve düşündüren metindeki arabanın camına yansıyan hangi yaşam karesi? Kederli yaşam, sefil yaşam, janjanlı yaşam, sahici yaşam, kesifli yaşam, mavilikli yaşam. Cevabı sizde kalsın!

*Naman Bakaç, Gazi Üniversitesi Muhasebe-Finansman Eğitimi ile Siirt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Bilimleri yüksek lisans mezunudur.

ortakyayinklise.jpeg

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir