İstanbul’un o boğucu betonundan, bitmek bilmeyen uğultusundan ve telaşından sıyrılıp kısa bir yolculuğa çıktığınızda, şehrin gürültüsü geride kalıyor ve yol sizi yeşilin farklı tonları arasından kıvrılarak saklı bir cennete, Kurtköy’e çıkarıyor. Yalova merkez ilçesine bağlı bu şirin yörede ilerledikçe, rüzgârın sesine şırıl şırıl akan dereler karışıyor. Yeşilin her tonunu kucaklayan bu yoğun orman dokusu, yürüyüş parkurları ve mağaraları; çocukluğu köyünde, derelerin ve ormanların arasında geçmiş bir Karadenizli olarak bana doğrudan memleketimi anımsattı. İnsan doğayla arasına ördüğü duvarları burada istese de koruyamıyor; tabiatın o bereket fışkıran, kucaklayıcı ruhuna anında teslim oluyor. Kurtköy, yalnızca bir köy değil, doğayla insanın birbirine hâlâ sırtını dönmediği, tabiatın hayatın tam merkezinde yer aldığı özel bir coğrafya.
KÖYÜN 36 YILLIK HAFIZASI VE SESSİZ TANIĞI
Geçtiğimiz günlerde bir grup gazeteci dostumuzla birlikte, doğanın insana bunca cömert davrandığı bu güzel yörenin misafiriydik. Bizi, yarım asırlık ömrünü bu topraklara adamış, köyün tek bakkalının üçüncü kuşak işletmecisi Rahman Özkan ağırladı. Dile kolay, tam 36 yıldır doğup büyüdüğü bu topraklarda, yıllar önce dedesinin açtığı, ardından babasına ve en nihayetinde kendisine yadigar kalan o dükkânın başında duruyor. Muhtemeldir ki bu ticari varlık, gelecek kuşaklarda da yaşamaya devam edecek.
Aslında küçük bir köy yerleşiminde bakkal olmak, yalnızca alışveriş yapılan sıradan bir mekânı işletmek anlamına gelmiyor. Kim gelir, kim gider; kimin neye ihtiyacı vardır, köyde ne konuşulur, hangi evde ne yaşanır... Rahman Bey ve ailesi yıllardır bütün bunların doğal ve sessiz tanığı. O dükkân, bugün alışverişten çok daha fazlasını ifade ediyor; köyün nabzının attığı, sırlarının saklandığı, hafızasının tutulduğu adeta simgesel bir merkez. Bazen bir yörenin değerini anlamak için istatistiklere, devasa projelere ya da gösterişli yapılara ihtiyaç yoktur. Bazen bir küçük bakkal dükkânına bakmak yeterlidir; çünkü o dükkânın içindeki emek, bir ailenin hikâyesi, bir köyün hafızası ve doğup büyüdüğü topraklara duyulan büyük bir vefa vardır.

BATUM'DAN YALOVA'YA UZANAN ASIRLIK KÖKLER
Rahman Bey’in ev sahipliğinde yörenin önde gelen isimleri ve köy sakinleriyle etrafında toplandığımız o samimi sofra, Kurtköy’ün zengin ve kozmopolit yapısının adeta canlı bir fotoğrafı gibiydi. Masamızın bir köşesinde köyün 25 yıllık emekli imamı, diğer köşesinde ise ailesi Batum’dan göçmüş Kafkas kökenli bir beyefendi oturuyordu. Yemek sadece keyifli bir sohbetin bahanesiydi; asıl mesele, aynı coğrafyayı paylaşan bu insanların yaşadıkları yere duydukları derin aidiyet ve Kurtköy’e sahip çıkma gayesiydi.
O masada geçmişe doğru uzandıkça, bu şehrin yaşlılarının öyle muazzam hikâyeleri olduğuna tanık oluyorsunuz ki, saatlerce dinlesek usanmayız. Kaynaklara göre 1800’lü yıllarda 'Delipazar' adıyla anılan, 1890’dan itibaren ise bugünkü ismini alan Kurtköy, tarihi boyunca önemli göçlere ev sahipliği yapmış.
Yöreye ilişkin çalışmalarda, köyün 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Batum’dan gelen göçmenlerin umutla yurt edindiği bir coğrafya olduğu belirtiliyor. Cumhuriyet döneminde de Yalova’nın sosyal ve ekonomik hayatının ayrılmaz bir parçası olan köy, bugün geçmişten gelen o kadim kültürü ile şehir merkezine yakınlığın getirdiği sosyoekonomik hareketliliği harmanlayarak çok özel bir yaşam biçimi oluşturmuş durumda.
AKADEMİSYENLERİN KOVANLARINDAN COĞRAFİ İŞARETE
Bu yeşil cennetin, ormanlarının, tarım ve hayvancılık potansiyelinin yanında bir de tatlı mucizesi var: Kestane balı. Üstelik bu üretimin ardında son derece ilginç ve vizyoner bir hikâye yatıyor. 1990’lı yıllarda bir grup akademisyen, bölgenin arıcılık potansiyelini ölçmek için köye kovanlar yerleştiriyor. Masamızın ev sahibi Rahman Bey, o vizyoner ruhuyla kenarda durup izlemek yerine akademisyenlerin yanına gidip 'Bu işi bana da öğretin' diyerek esnaflıktan arıcılığa uzanan yeni bir serüvene atılıyor. Doğayla kurduğu ilişki sadece manzarayı seyretmekten ibaret olmayan, ormanın, suyun ve arının hayatın devamlılığındaki yerini çok iyi bilen Özkan'ın açtığı bu yolda, bugün köyde yaklaşık on aile bizzat arıcılıkla meşgul.
Yalova’nın kestane ve ıhlamur açısından zengin florası kenti arıcılık bakımından öne çıkarırken, Kurtköy de bu üretim kültürünün tam odak noktasında yer alıyor. Öyle ki, tam bir şifa deposu olan Yalova Kestane Balı, 2024 yılında 'Coğrafi İşaret' ile tescillenerek yerel bir ün olmaktan çıkıp resmi değerine kavuştu. Biz masada memleketin dününü ve bugününü konuşurken, etrafımızda vızıldayarak uçuşan arılar tek birimize bile teğet geçmiyor, tabiatla insanın o kadim uyumu içinde bitkilere konup kendi işlerini yapmaya devam ediyorlardı.

DENİZ VE GÜNEŞİN ÖTESİNDE SAKLI BİR VAHA
Yalova’nın yalnızca yazlıkçılardan, deniz, kum ve güneşten ibaret olmadığını; ormanlarında, mağaralarında ve derelerinde hayatın bütün canlılığıyla aktığını kanıtlayan Kurtköy, aslında turizm açısından son derece önemli bir destinasyon alanı. Hafta sonu koşturmacasından kaçıp yeşilin kalbinde keyifli bir yürüyüş yapmak, o temiz havayı ciğerlerine doldurup gerçek bir sofrada yemek yemek isteyen İstanbullular için kusursuz bir rota. Kurtköy’ün ormanları ve arıları kadar, o toprağa tutunmuş insanların varlığı da bu yörenin gerçek zenginliğini oluşturuyor. Doğanın hâlâ hayatın içinde, insanın da o kadim hikâyenin merkezinde olduğu bu güzel köyden ayrılırken, dönüş yolunda bir kavanoz kestane balı alarak o eşsiz şifayı evinize taşımak bu unutulmaz seyahatin en güzel finali olacaktır.
