Siyasetten sokağa, akademiden medyaya kadar herkesin yankı odasına hapsolduğu, mahallelerin yine kıyasıya birbirini dövdüğü ağır ve boğucu günlerden geçiyoruz. İşte tam da gerilimin zirve yaptığı, nefes almanın zorlaştığı günlerde katıldığım LİBERİST Kültür ve Sanat Zirvesi, taşıdığı anlam itibarıyla çok daha kıymetli bir yere oturdu. İş Sanat Kültür Merkezi’nde ‘askıda bilet’ dayanışmasıyla yerini alan gencecik üniversite öğrencileri hemen göze çarpıyordu. Liber Kültür Sanat Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Ferah Türel’in açılış konuşmasıyla başlayan LİBERİST’26, zihinleri temelinden sarsacak ağır sorularla perdesini araladı. Türel, 2019’da yirmi kadınla kurdukları kitap kulübünün dokuz yüz kişiye ulaşan serüvenini anlatırken, “Birbirimizi doğrulamak için değil, soru sormak için buradayız” diyerek aydınlanma yolculuğunun altını çizdi. Hayatını kaybeden filozof İoanna Kuçuradi’yi, Nezihe Muhiddin ve Halide Edip gibi öncü kadınları minnetle anması, zihinlerdeki donmuş fikirleri çözmeye yönelik zarif bir davetti.

GELECEĞE NASIL İZ BIRAKACAĞIZ?
Kürsüye Türkiye İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Bali geldiğinde ise ekonomi dünyasının içinden eşine az rastlanır felsefi ve kültürel bir analiz dinledik. “Mekan kendi mekanımız ama günümüzde yabancı sularda yüzeceğiz” diyerek söze giren Bali, Sokrates’in “Sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değmez” sözünü hatırlatarak teknolojiyle kuşatıldığımız bir çağda yeniden düşünmeyi teklif etmenin haysiyet meselesi olduğunu belirtti. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerine atıfla “maziyi külfet değil uzviyet gibi taşımak” gerektiğini dile getiren Bali, Cemil Meriç’ten Yaşar Kemal’e uzanan köprüler kurdu. “Değişerek devam etmek, devam ederek değişmek” felsefesini savunurken, verinin mutlak hakikat muamelesi gördüğü simülasyon çağında yeni bir düşünme biçimine ihtiyaç duyulduğunu vurguladı. Salonda kopan alkış tufanının asıl sebebi ise konuşmanın kalbine yerleştirilen sarsıcı soruydu: “Çocukları eğitirken dünyanın değiştirilebilir olduğunu da öğretiyor muyuz?”
KÜLTÜRE ‘SUMAKLI SOĞAN’ MUAMELESİ YAPMAK...
Zihin açan vizyon turunun ardından sahneye çıkan Prof. Dr. Besim Dellaloğlu, ülkemizde eşsiz bir entelektüel derinliğe sahip üst düzey bankacı görmenin sevincini dile getirdi. Ferah Türel’in moderatörlüğünde, yazarın ‘Poetik ve Politik’ ekseninde kaleme aldığı eser etrafında gerçekleşen söyleşi, adeta bir kültürel arkeoloji kazısıydı. Dellaloğlu, Nurullah Ataç’ın “Bizde düşünmek, daha önce düşünmüşlerden birine katılmak manasına gelir” tespitinden hareketle, düşünmemekte ne kadar ısrarcı olduğumuzu yüzümüze çarptı. Dellaloğlu’na göre günümüz Türkiyesi’nde kültüre tıpkı kebap siparişindeki ‘sumaklı soğan’ gibi muamele ediliyor; aydınlar daima sayısal kalkınmanın peşinde koşuyor. Walter Benjamin’in “Gelenek konformistlere terk edilmeyecek kadar kıymetlidir” sözünü hatırlatan sosyolog, Gustav Mahler’in “Gelenek küle tapmak değil, ateşi canlı tutmaktır” düsturuna da değindi. Ömer Uluç’tan naklettiği “Gelenek bir hapishanedir” tespitini paylaşarak sağcıların geleneği hapishaneye çevirdiğini, solcuların ise Osmanlı mirasını tamamen reddedip çökerttiğini belirtti. Sağ kesimin sadece Necip Fazıl’ı, sol kesimin sadece Nazım Hikmet’i okumasını “Alevinin yaptığı yemeği yemem” bağnazlığına benzetmesi, kamplaşma eleştirisinin zirvesiydi.
KİME KÖR, KİME SAĞIRIZ?
Salondan ayrılırken, zihnimde arka arkaya yöneltilen yakıcı sorular yankılanıyordu. Malum, kültür sanat dünyamızda yıllardır süregelen bir kamplaşma hüküm sürüyor; herkes kendi mahallesine hapsolmuş durumda. Ancak asıl tehlike, bu kutuplaşmanın kültürel sermayeyi elinde tutan köklü kurumları da sarıp sarmalamış olması. Sadece kendi meşreplerine uyan isimleri fonlayan, vizyonları dışındaki yetenekleri yok sayan yapıların, geleceğe gerçek anlamda nasıl kalıcı izler bırakacağı kocaman bir soru işareti. Eğer gerçekten yeniden düşünmeye başlayacaksak önce kendi mahallemizi, yönettiğimiz kurumları ve konforlu ezberlerimizi eleştirerek başlamalıyız. Teknolojiye esir düştüğümüz, dünyanın hızla değiştiği bir devirde insanın insanla, sanatçının öteki sanatçıyla, sermayenin bağımsız sanatla koşulsuz şartsız barışması şart. LİBERİST’26 sahnesinden ‘yeniden düşünmek’ üzerine yükselen sesler, entelektüel bir kelime oyununun çok ötesinde varoluşsal bir uyanış daveti. Belli ki tüm aktörlerin artık takkeyi önlerine koyarak içtenlikle sorma zamanı gelmiştir: Geleceğe iz bırakmak için ezberleri yıkıp, her kesimi kucaklamaya ve ‘yeniden düşünmeye’ cesaretiniz var mı? Yoksa, birbirinize sağır kalarak inşa ettiğiniz duvarların altında kalmayı, hep birlikte aynı enkazın parçası olmayı kabullenecek misiniz?
