Sinemanın son kalesi de mi yıkılıyor? Tarkovski’yi 1,5 hızla izlemek

Sinemanın son kalesi de mi yıkılıyor? Tarkovski’yi  1,5 hızla  izlemek

Dijital dünyanın ‘kaydırma’ çılgınlığı sinema salonunun o kutsal mabedine de sızdı. Kanada’da bir festivalde sırf Z kuşağının dikkatini ve tüketim alışkanlıklarını test etmek adına bir film seyirciye ‘x1,5’ hızında izletildi; 100 dakikalık yapım adeta sıkıştırılarak 66 dakikada bitiverdi. Bu gelişme akıllara o ürkütücü soruyu getiriyor:Tarkovski’nin o sessiz raylarında yürümeyi unutup, sırf birkaç dakika kazanmak adına sinemanın ruhunu, ritmini ve eslerini ‘sincap seslerine’ kurban mı edeceğiz?

Şimdi sizden bir anlığına gözlerinizi kapatmanızı ve sinema tarihinin o en tekinsiz, en hipnotik yolculuğunu düşünmenizi istiyorum. Andrei Tarkovski’nin ‘Stalker’ (İz sürücü) filmindeyiz. Hani o meşhur üç dakikalık drezin sahnesi vardır; karakterler hiçbir şey konuşmaz, rayların ritmik sesi eşliğinde sadece kameranın ve zamanın akışını izleriz. Sinema sanatı, o üç dakikada bize ‘beklemeyi’, ‘durmayı’ ve ‘baktığımız şeyi gerçekten görmeyi’ öğretir.

Peki, şimdi soruyorum size: Bu sahneyi, hatta filmin tamamını 1,5 kat hızlandırarak (x1,5) izlediğinizi hayal edebilir misiniz? O felsefi derinlikten geriye ne kalır? Muhtemelen raylar üzerinde koşturan absürt, mekanik bir acelecilik…

“Yok canım, o kadar da değil, sinemaya bu saygısızlık yapılmaz” dediğinizi duyar gibiyim. Ama ne yazık ki yapıldı. Hem de evdeki bilgisayar ekranında gizlice değil; koskoca bir sinema salonunda, biletli seyircilerin gözü önünde!

Kanada’da düzenlenen ‘Rendez-vous Québec Cinéma’ festivalinde, Kanadalı yönetmen Anne Émond’un ‘Amour apocalypse’ filmi sinema salonunda resmen x1,5 hızında projekte edildi. 100 dakikalık film, adeta bir ‘espresso’ gibi sıkıştırılarak 66 dakikada bitiverdi. Üstelik festival yönetimi bu yeni bölüme esprili ve biraz da iğneleyici bir isim takmıştı: “Les Moins Longs-Métrages”, yani “Daha Az Uzun Metrajlı Filmler”.

Bu gizli bir teknik arıza falan da değildi; bizzat Z kuşağının dikkat dağınıklığını ve dijital dünyadaki o durdurulamaz ‘kaydırma/scrolling’ alışkanlığını tartışmaya açmak için yapılmış kasıtlı bir deneydi.

‘SİNCAP SESİ’ KIVAMINDA DRAMLAR

Geldiğimiz nokta tam olarak burası. Sabrımız bitti, dikkatimiz tarumar oldu, her şeyi bir an önce tüketip bir sonrakine geçme arzusuyla yanıp tutuşan birer dijital obura dönüştük.

Bizzat filmin yönetmeni Anne Émond bile manzarayı izlerken hüzünlenmiş. Basına verdiği demeçte, “Yapıtımın x1,5 hızında projekte edildiğini görmek kalbimi kırıyor” diyor. Ama ekliyor da: “Z kuşağının bu yeni tüketim çılgınlığıyla, bu acı gerçekle salonda yüzleşmek istedim.”

Sinema eleştirmenleri ise kelimenin tam anlamıyla öfkeli ve şaşkın. Düşünsenize, film hızlanınca sesler de doğal olarak inceliyor. Sinema kulislerinde şimdiden buna ‘Alvin ve Sincaplar etkisi’ denmeye başladı. Çok trajik, dramatik bir sahnede karakterlerin sanki helyum gazı çekmiş gibi incelmiş bir sesle konuşması filmin tüm inandırıcılığını yok ediyor. Sırf 34 dakika kazanmak için, sinemanın o kutsal ritmini, eslerini, sessizliğini ‘sincap seslerine’ kurban etmeye değer mi?

DİJİTAL PLATFORMLARIN ALGORİTMASINA TESLİM OLDUK

Hatırlarsınız, pandemi döneminde hepimiz evlere kapandığımızda izleme alışkanlıklarımız sinsice dijital platformların algoritmasına teslim oldu. Netflix’in geçtiğimiz yıl senaristlere “Ne olur hikayedeki ana konuyu birkaç sahnede bir karakterlere tekrar ettirin” talebinin fısıltıları yayılmıştı kulislere. Neden mi? Çünkü platform biliyordu ki, biz ekranda o ödüllü filmi izlerken ellerimiz çoktan telefona gitmiş, Instagram’da ya da TikTok’ta yukarı doğru sonsuz bir kaydırma ayinine başlamıştık. Filmdeki konuyu kaçırıyorduk, çünkü artık iki işi aynı anda yapmadan ‘duramıyorduk’.

İşte o evdeki ‘x1.25’ veya ‘x1.5’ hızlandırma butonu, sinemacılar tarafından bir ‘zayıflık ve utanç vesikası’ olarak görülürken, şimdi sinema salonunun o karanlık, kutsal mabedine sızdı. Sinema, doğası gereği hayatın ritmini yavaşlatan, bizi iki saat boyunca bir koltuğa çivileyip zamanı hissettiren son kaleydi. Şimdi o kale de beyaz bayrak mı çekiyor?

Kuşkusuz sanatçılar bu yeni nesil algı biçimine ayak uydurmak, Z kuşağını salona çekmek için radikal girişimlerde bulunuyorlar. Ama sormadan edemiyorum: Bir sonraki aşama ne olacak? Sırf sıkılmayalım diye filmlerin durağan sahnelerini ‘atla’ seçeneğiyle sinema salonunda pas geçmek mi?

Eğer sinemayı da sosyal medya akışımız gibi hızla tüketilecek bir ‘içeriğe’ indirgersek, geriye ne sanat kalır ne de o sanatın ruhumuzu iyileştiren şifası.

Ben kendi adıma, Tarkovski’nin o upuzun, sessiz raylarında gerekirse sıkılarak yürümeyi tercih ediyorum. Hız dünyayı kurtarabilir belki ama sanatı öldüreceği muhakkak.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Diğer Haberler
Son Dakika Haberleri
KARAR.COM’DAN