Abdülhamid sansürünün adı da muayeneydi
Tele1’e casusluk, Halk TV’ye mali suçlamalarla kayyum atandı.
T24, LGBT propagandasından erişime kapatıldı.
Gazeteciler dezenformasyondan tutuklanıyor.
Sansürle, susturmayla ne alakası var; suçla mücadele edilmesin mi, onu mu istiyorsunuz, diyorlar.
Ona bakarsanız Erdoğan da şiir okuduğu için hapsedilmemiş, Refah Partisi demokrasiye müdahale için kapatılmamış, başörtüsü de kılık kıyafete karışmak için yasaklanmamıştı. Gerekçelerinde öyle yazmıyordu.
Hepsi kanunlara, mahkeme kararlarına dayandırılmıştı. Milli Güvenlik Kurulunun iç tehdit ve düşman tanımlarıyla açıklanıyor, savunuluyorlardı.
İfade ve inanç özgürlüklerine, demokratik siyaset hakkına karşı oldukları yalanlanıyordu sürekli.
Sözüm ona irticayla, halkı düşmanlığa tahrikle, kanunlara karşı gelmekle, şu veya bu suç faaliyetleriyle mücadele içindiler.
Dün mağduru olanlar, bugün aynı gerekçelere, savunmalara sığınıyor; ne garip!
Devir değişti, düzenin sahipleri değişti ama ‘kararda amaç sansür olarak yazmıyorsa sansür sayılmaz’ cinlikleri değişmedi.
Sansür olması için gerekçede öyle yazması gerekiyormuş.
Hem Anayasa’da “basın hürdür, sansür edilemez” hükmü dururken sansürden söz edilemezmiş.
Ona bakarsanız Sultan Abdülhamid döneminde bile sansüre sansür, denmezdi.
Sansür heyetinin adı Muayene Komisyonu’ydu. Matbuat Dairesi’ne bağlı çalışır, basını kontrol görevi yapardı.
Daire de “matbuat, kanun dairesinde serbesttir” hükmüne tabiydi.
Kanun dairesinin sınırlarını ise muayene komisyonu, aldığı gizli talimatnamelerle belirlerdi.
Buna göre sultan hazretlerini övmek serbest, yermek ima ve dokundurmayla dahi yasaktı.
Yöneticiler yolsuzluk ve rüşvetle suçlanamazdı. Onları atayana zarar verir, ucu zülfüyâre dokunurdu.
Başka memleketlerdeki eleştiri, sorgulama, tepki, protesto ve ayaklanmalardan da bahsedilemezdi.
Maazallah halkın aklına yanlış fikirler düşürebilirdi.
Yıldız, tepe ve burun kelimeleri; padişahın sarayını, burnunu filan çağrıştırdığından kullanılamazdı. Sansüre takılmamak için burna ‘çıkıntı’ tabiri uydurulmuştu.
Cinnet, Kanuni Esasi, ihtilal, anarşi, grev, millet, hürriyet, cumhuriyet, veliaht ve hasta gibi yakışıksız sözcükler de zinhar sakıncalı listesindeydi.
Neyse ki Muayene Komisyonu, gazeteleri önleyici muayeneden geçiriyordu. Münasebetsiz yakıştırma, uygunsuz söz suçları yayınlanmadan engellenebiliyordu böylece.
Abdülhamid’den önce çok mu farklıydı?
Vatan yahut Silistre oyunundan çıkan seyiciler, “biz muradımızı isteriz, Allah bize muradımızı versin” sloganları attı diye Namık Kemal tutuklanıp Kıbrıs’a sürülmüştü. Sultan Abdülaziz yerine Veliaht Murad’ı tahta geçirmeyi teşvikten.
Oyunun adındaki Vatan da sansürlenip Silistre yapılmıştı.
12 Eylül darbesi basın ve ifade özgürlüklerini ezerken Kenan Evren, sansüre sansür mü diyordu sanki?
1982 Anayasa’sını güya halk serbestçe oylasın diye referanduma sunanlar, ‘hayır’ı fiilen suçlaştırmıştı.
Evren Paşa; ‘teröristlerin, dış güçlerle işbirliği yapanların, vatan hainlerinin’ hayır kampanyası yürüttüğünü anlatıyordu.
Gazeteler, darbe liderinin ağzından “vatan hainleri, yönetimi kötülemek için faaliyette bulunuyorlar” gibi başlıklar döşeniyordu.
Darbe yönetimi “hayır’da hayır vardır” kampanyasından rahatsızdı. Hayır’ı oy pusulasından kaldırdı, Kabul ve Ret yazdırdılar.
Hayır oyunun rengi maviydi, ‘mavilim mavişelim’ türküsüyle subliminal mesaj verdirirler mi; sinsi türkücüleri de susturdular.
Her şey vatanı hainlerden, milleti düşmanlardan, toplumu bozanlardan, kanun düzenini kanunsuzlardan korumak içindi. Ezanlar dinmesin, bayraklar inmesin, büyük dava zarar görmesin diye.
Hangi sansürcü sansüre sansür, dedi ki yaptığından utansın.
