Okulu Şiddet Sarmalından Nasıl Kurtarabiliriz?
Maalesef Maraş olayından sonra okullarda şiddete başvurmak yol oldu. 15 Nisan 2026’da yaşanan olay şiddete meyilli çocukların kulağına kar suyu kaçırdı. Şeytanın aklına gelmeyeni hayata yeni filiz veren, bıyıkları terleyen, geleceğe dair umutları olan, hayatta beklediklerini bulamayan öğrencilerin aklına getirdi.
Şiddet şiddetle çözülemez. Daha sıkı güvenlikle azalabilir ama çözülemez. Şiddet, şiddete giden yolları bulup bu yolları tıkamakla engellenir.
Maalesef şu an eğitimin direksiyonuna sahip devlet erkanı birkaç yıldır süren şiddeti önlemede başarısız olduğu gibi şiddeti azaltmaya yönelik de başarılı olmadıklarını her gün artan şiddet olaylarından görüyoruz.
En sonda söylenmesi gerekeni yazının başında söylediğimin farkındayım. Eğitimin başında bulunan erkanın kucağında eğitim kan kaybediyor, can çekişiyor. Ama, fakat, lakinler ile günü kurtarmak da kan kaybını azaltmıyor. Bilakis günden güne katmerleniyor.
Günümüzün en kıymetli insanı; her şeyi bilen değil ben bu konuyu bilmiyorum, bu olaylara vakıf değilim diyendir. Geldiği görevi layıkıyla yapamayacağını söyleyip görevden çekilendir.
Bir insanın “izzeti nefis ile çekiliyoruz.” deyip affını istemesi kendisini yüceltir. Ayrıca memleketin hayrına bila bedel katkı sağlamak daha makbuldür. İyilik yap denize at balık bilmezse Halık bilir, halini yaşar. Bu hal makam mevkiden daha ulvidir.
Gelelim okullardaki şiddet olaylarının kaynağına, nedenlerine. Aslında bu nedenler uzun süredir televizyonlarda, gazetelerde, sosyal medyada çokça konuşuldu. Söylenenlerin genelini not aldığımızda şiddete giden nedenler ortaya çıkar.
Ebeveynler ile çocukları arasında zayıflayan aile bağları. Çocukların aileden kendini besleyen sevgi pınarından yeteri kadar beslenmemeleri.
Şiddete başvuran ve şiddete meyilli çocuklar bize şunu diyor: Beni görün. Ben de eksik olan bir olmamışlık var. Bu halimi görün. Eksiğimi, olmamışlığımı giderin. Biz aile, okul, toplum olarak onların farkına varıp onlarda yoluna gitmeyen halleri, durumları görüp telafi etmeyince çocuk şiddetle kendini gösteriyor. Şiddetle farkına varılmasını sağlıyor. Acınacak hallerine yardımcı olmak.
Burada bize düşen “tehlike sinyallerini” eğitimci, ebeveyn, toplum olarak görmek ve gereğini ehil insanlar rehberliğinde yapmak.
Birde fazla merhametten maraz çıkaran öğrenci var. Aşırı ilgi, şımartılmış, her istenilenin yapıldığı verildiği doyumsuz çocuk var. Doyumsuzluk, kendisini tatmin edecek bir şeyin olmaması ve şımartılmanın getirildiği nokta: Şiddette başvurmak. Maraş olayı bunun örneğiydi.
İş yükü altında ezilen, akşam yorgun argın eve gelip çocuğa vakit ayıramayan ebeveynler.
Dijital dünyaya karşı çocuğunu nasıl yetiştirmesi gerektiği konusunda bocalama yaşayan ebeveynler.
Yoksulluk nedeniyle veya başka nedenlerle kendisinin yaşamadığını “ ben yaşamadım çocuğum yaşasın görsün kullansın” diye gerekli olup olmadığına bakılmaksızın çocuğuna onca şeyi boca eden ve çocuğu mutsuz kılan ve bunun da farkında olmayan ebeyenler.
Çocuğunu başarı zehriyle sürekli bir yarışın içinde tuta tuta çocuğu baskılayan ebeveynler. Kendi kararlarını kendisi alsın ve birey olsun diye çocuğu başıboşluğa terk eden ve bu başıboş çocuğun dijital dünyanın, oyunların esiri olduğunun fatkında olmayan ebeveynler.
Bir devleti, toplumu ayakta tutan en güçlü ve sağlıklı kurum ailedir. Ailesi tarafından sevgiyle büyütülüp öpülüp koklanılan ve her sabah okula giderken manevi gıdası olan sevgiyi ailesinden alarak okula giden bir çocuk şiddete ne kadar meyilli olabilir.
“Aile” toplumu ayakta tutan, toplumu her türlü şiddete, sarsıntıya karşı koruyan kollayan kaledir.
Türkiye'de 2025 yılı Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından "Aile Yılı" ilan edildi. Ancak aileyi güçlü tutan, aile olma motivasyonu pekiştiren filmler, kamu spotları, seminerler, konferanslar, aile festivalleri pek yapılmadı. Ekonomik yardım ve annenin iş yükünü azaltma dışında maalesef “Aile Yılı”nı milli bir gündem yapamadık. Aile üzerinden çocukları güçlendiremedik.
Ev, bir insanın gönlünün aynasıdır; eğer o evde sevgi ve huzur varsa, o ev cennetten bir köşedir.” diyor Mevlana.
Aileyi, evi, yuvayı cennete dönüştürecek bir milli seferberlik başlatmamız lazım. Okullarımızda bulunan rehberlik birimlerimizle toplumda eğitime gönül veren liyakatli aydınlarımızla okulların, belediyelerin konferans salonlarında her hafta sonu aile semineleri düzenleyip aileyi beslemek, aydınlatmak, aileye çocuk yetiştirmede okutmada yol rehberliği yapmak.
On iki yıllık eğitimin tekrar masaya yatırılması. Çocuğu bu kadar yıl okulda tutmanın artı ve eksilerini masaya yatırmak.
İnternetin yaygınlaşmasıyla cin şişeden çıktı. Eğitim okulun dört duvarını çoktan aştı. Okulda öğrenilmeyen, öğretilmeyenler; cep telefonları, bilgisayarlar aracılığıyla daha hızlı öğrenilip yayılıyor.
Okulun tanımının yeniden yapılması.
Okul, dört duvar arasına öğrenciyi hapsedip ona klişeleşmiş bilgileri boca etmek işlevinden çoktan uzaklaştı.
Hatta bir adım sonrası da tartışılmalı: Günümüz dünyası için okul bir ihtiyaç mı? Okul, kimlerin eğitim ihtiyacını karşılıyor? Okul ihtiyacından kimler mahrum kalıyor? Okulun; sanayi ve bürokrasinin ihtiyacını karşılama dışında bir işlevi var mı, olmalı mı? Okul ille de olacaksa bu hangi okul olmalı?
Eğitim öğretime sıcak bakmayan öğrencileri okulda tutup hem okulların sağlıklı eğitim yuvaları olmalarını sekteye uğratıyoruz hem de okulu güvenli alanlar olmaktan uzaklaştırıyoruz. Bunun önüne geçmek.
Eğitim öğretime yatkın olmayan çocukları bir yandan açık liselere yönlendirmek diğer yandan bir meslekte ekmek sahibi olmalarını sağlamak. Bir taşla iki kuş. Çocuğun gelecekte ne iş yapacağım, ne olacağım belirsizliğini gidermek.
Liste uzayabilir. Okula yıllarını veren ortalama bir zekaya sahip birçok öğretmen arkadaşımız daha sağlıklı çözüm listeleri hazırlayabilir. Tabi öğretmenin niteliği ayrı bir mevzu. Öğretmenler hem memlekete kan kaybettiriyor hem de toplumun kan kaybından etkileniyor.
“Ne kadar ekmek, o kadar köfte" mantığıyla hareket eden öğretmenler köftelerini çoğaltıp emeklerini maalesef azaltmaktalar.
Katil ve maktulun aynı çatı altında çıktığı okulları şiddet sarmalından kimler kurtabilir diye sorunca aklıma gelen ilk isimler: “Her Çocukla Bir Ebeveyn Doğar” kitabının yazarı Ali Koç.
İGEDER (İstanbul Gönüllü Eğitimciler Derneği) Yönetim Kurulu Başkanı İdris Topçuoğlu. Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Profesör Doktor İrfan Erdoğan.
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı’nda görev yapan Profesör Doktor Kemal Sayar. Doğan Cüceloğlu’nun kitapları, Saadettin Ökten’in konuşmaları, Ev Okul Derneği kurucusu Mehmet Hilmi Eren, Türkiye'de özellikle Enneagram (kişilik ve mizaç analizi) modeli üzerine yazdığı kitaplar ve yaptığı çalışmalarla tanınan İsmail Acarkan, Sait Faik Abasıyanık’ın hikaye kitapları, Kayhan Karlı, eğitime gönül veren Profesör Doktor Ziya Selçuk …
“Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor." diyen Sait Faik’in bir insanı sevmekle başlayarak okuldaki şiddeti azaltmak yolunda ilk adımı atabiliriz.
