Akın Gürlek devri ve düşündürdükleri
Akın Gürlek’i Adalet Bakanı olduğu günden bu yana dikkatle izliyorum. Kaldı ki izlememek mümkün değil; gündemde hep ön sırada yer alıyor. Bakanlığa gelişi malum; İstanbul Başsavcılığından bakanlığa atandı. Başsavcılığı döneminde CHP ve İmamoğlu’na yönelik davalarla tanındı. Bu davaların hukuki mi siyasi mi olduğu tartışmalarının merkezinde yer aldı. Bakanlığa geçişi, bu anlamda bir rütbe yükseltme, bir sadakat nişanı ve angajmanı olarak değerlendirildi.
Aklımda kaldığı kadarıyla bakanlığının ilk gününden itibaren kamuoyunun dikkatini çekecek soruşturma ve davalara bir bakandan çok bir Türkiye Başsavcısı gibi el attı. Bunlar arasında çözülmemiş faili meçhul davalar ön sıralarda yer aldı. Bunlar çözüldükçe ya da çözüme doğru ilerledikçe Bakan Gürlek de gündemin ön sıralarında yer almaya başladı. Dahası, kamuoyunda kendisiyle ilgili “negatif”ten “pozitif”e giden bir imaj değişikliği üretti.
Türkiye Başsavcısı gibi davranmak ifadesini kullanmam boşuna değil.
Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile şekillenen mevcut anayasal ve idari düzende Adalet Bakanı, hem yürütmenin bir üyesi hem de yargı organizasyonunun idari yürütücüsüdür. Kendisinden beklenen, kâğıt üzerinde yargı bağımsızlığı ilkeleri ile yürütmenin idari ihtiyaçları arasında köprü görevi görmektir. Somut görevleri arasında mahkemelerin kurulması, yargı çevresi teklifleri, HSK Başkanlığı, cezaevlerinin denetimi, hukuki düzenleme hazırlığı, dış ilişkiler ve suçluların iadesi gibi konular yer alır.
Elbet Gürlek bu tür görevleri yerine getiriyor. 12. Yargı Paketi’nin hazırlanması ve yasalaşması, çocuk adaleti düzenlemesi, mağdur çocuklara ilişkin çalışmalar bunlar arasında…
Ancak sanki başka yere yoğunlaşmış bir hat izliyor. Adalet Bakanlığı bünyesinde faili meçhul dosyaların sistematik olarak incelenmesi için özel bir daire kurdu Gürlek. Bu, elbette yetki alanında. Görüldüğü kadarıyla işe de yarıyor; karanlıkta kalmış bazı cinayetler çözülüyor. Bu önemli.
Ancak yan işlevleri itibarıyla bu düzenlemenin birkaç siyasi hususa işaret ettiğini de göz ardı etmemek gerekir.
Önce yerlerde sürünen, iyice siyasileşmiş adalet mekanizmasına suni teneffüs yaptırıyor. Olamayanı var gibi, çürük olanı sağlam gibi algılatıyor. Adalet imajının temizlenmesini kimi çözülmemiş dosyalara havale ediyor.
İkincisi, yargı konusunda iktidarın kendisine yöneltilen eleştiri engelini zıplayarak geçmesine, yeni bir adalet duygusunun var olduğu fikrini işlemesine vesile oluyor.
Üçüncüsü, İstanbul Başsavcılığını siyasi bakımdan yorgun olarak bırakan ve bir eleştiri rüzgârıyla bakanlığa gelen kişiyi imaj olarak yeniden kurmak, yeniden kurgulamak.
Tekrar edelim yanlış anlaşılmasın. Faili meçhul dosyaların üzerine gitmek elbette önemlidir. Bakanlık açıklamasına göre, 638 eski dosyanın yeniden değerlendirilmesi süreci başlatılmış; 171 dosya ve 183 maktul yeniden incelenmiş, 44 dosyada özel ekip kurulmuş, 40 dosya aydınlatılmış… Bu rakamları da hafife almamak gerekir.
Ancak bu durum yukarıda altını çizdiğimiz hususları ortadan kaldırmaz.
Kimi sorunlara el atma, kimi dosyalarda yol alma başka kimi soruları da akla getirmiyor değil.
Tüm bu sorunlar, çözülemeyen faili meçhuller, kayıplar 25 yıllık AK Parti iktidarının sorunları değil midir?
Gülistan Doku davası örneğin…
Diyarbakırlı bir genç Tunceli’de kayboluyor. Öldürüldüğü sanılıyor. Cinayeti işleyenin dönemin valisinin oğlu olduğu iddia ediliyor. Vali, başhekim, polisler ve jandarma, el birliğiyle bu olayı örtbas etmek ve başka yöne yönlendirmekle suçlanıyor.
Tutuklu devlet memurlarının sıfatlarına bakın: Dönemin Tunceli Valisi, dönemin Tunceli Devlet Hastanesi başhekimi, eski Tunceli İl Jandarma Komutan Yardımcısı/İl Jandarma Komutan Vekili, valinin koruma polisi, 9 ayrı polis memuru…
Dosya, devlet gücünü kullanan insanları, dolaylı olarak da bu gücü tarif ediyor…
Nasıl olabildi bu?
Şuna kadarını söylemek yeter: Güç kullanımı, siyasi yakınlıklar, göz yumma ve denetimsizlik kişiselleşmiş iktidarların tezahürüdür.
Temizlik bazen karayı ortaya çıkarır.
