Eski ve yeni Türkiye ne demek?
Türkiye’nin her döneminin, her zaman üç büyük daire etrafında ele alınması gerektiğini düşünürüm. İlki toplumsal dairedir. Toplumdaki eğilimlerin, dalgaların belirleyiciliğine işaret eder.
İkincisi devlet dairesidir. Devlet-siyaset arası ilişkilere, buradaki belirleyici aktörlere, ilişkilerine, çatışmalarına, ittifaklarına, dengelerine ve bunların önemine gönderme yapar.
Üçüncüsü dış dinamikler dairesidir. Orada oluşan dalgalar, oradan gelen gidiler, destek veya engeller ülke için her zaman belirleyicidir. Bu daireler birbirini etkiler. Bu dairelerin herhangi birini devre dışı bırakan bir analiz her zaman gerçek durumu anlatmaz.
Bugün Türkiye’ye, bu üç daireye bakınca ne görüyoruz?
Toplumsal alanda çatlama ve değişim var. Evet, mevcut tarihsel belirleyenler; seküler, dindar, Türk, Sünni, Alevi, Kürt fay hatları olduğu yerde duruyor, varlığını sürdürüyor. Ancak yeni girdi yok mu?
Bir kere, kimlik-birey ilişkisinde yaşanan bir değişim var. Kimlik meselesi devre dışı değil ama onun içerisinde, deneyimlerin, artan fiziki modernleşmenin, kentleşmenin etkisiyle bireyleşme eğiliminin yükseldiğini görüyoruz. Diğer taraftan eğitimin toplumsal sirkülasyonda, sınıfsal geçişlerdeki rolünün artışına tanık oluyoruz. Siyasi sadakat politikalarının gölgesinde de olsa, alttan üste dönüşüm eskisinden daha hızlı ve daha fazla.
İkinci dairede, siyasi merkez dairesinde, tehdit, tehlike ve ortak düşman tanımıyla devlet-muhafazakâr ittifakı ve bunun otoriterliği beslemesi, dış dinamikler tarafından bir tür destek bulması başta geliyor.
Türkiye’de hâlâ güçlü devlet aktörleri, ruhu ve kalıntısı var. Asli unsurlarıyla, askeriyle, emeklisiyle, muvazzafıyla, Türkiye’nin geleceğiyle ilgili bir devlet bu. 15 Temmuz sonrası oluşan siyasi rejimin taşıyıcı gücü olan bu devlet ile Tayyip Erdoğan arasındaki zoraki evlilikten doğmuş, daha sonra ortak ilkelerle, Kürt meselesi, Mavi Vatan vb. konularda bir tür otoriterleşme, demokrasiden gelecek tehlikelerin bertaraf edilmesi gibi birtakım bakışların birleşmesiyle yol almış bir ittifak söz konusu. Ülke siyaseti bakımından belirleyici ve yönlendirici bir rol oynamaya devam ediyor.
Üçüncü daireye bakalım. Dünya, açık toplumun ufku, geleceği, bireyi tanımladığı, her ülkede değer sisteminde liberal değerlerin tepede bulunduğu dünya değil. Ekonomik, sosyal, kültürel, politik liberalizmin, çok kültürlülük iddiasının krizlerini yaşıyoruz. Ekonomik krizler, milliyetçilik, göç, millî ekonomiye dönüş vurguları... Bütün bunlar, sanki 80’lerde, 90’larda konuştuğumuz “millî devlet bitiyor, ulus-devlet bitiyor” tartışmalarının tam tersine, ulus-devlet vurgusunun gücünü tekrar göstermeye başladı. Bu, uluslararası ilişkilerde devletlerin, milletlerin birbirine bakışını, beklentilerini belirliyor.
Şöyle diyelim, kültürel kimlik, dindar kimlik ya da seküler kimlik gibi yapılar bundan 10-15 yıl önce daha belirleyici iken bugün bunlar, daha farklı bir kimliğin, yenilenen millî kimliğin altındaki kategoriler olarak yer almaya başlıyorlar. Dolayısıyla bu ulus ve ulusçu kimliğin ön plana çıkmasıyla içe kapanma ve gelecekten güç beklentisi fikri iç içe giriyor. Erdoğan’ın milliyetçi ekonomi-politika söylemlerini ya da diğer güvenlikçi söylemlerini alkışlayanlar sadece koyu muhafazakârlar değil, bundan kimi ulusalcı kesimler de memnun. Batı’ya yönelik tarihsel alerjimizin ulusçu kimlikle aktive olması, sadece savunma anlamında değil, “yenisini kurabiliriz, biz de medeniyet inşa edebiliriz” anlamındaki genişleme ile beslenmesi de önemli.
Tüm bunlar üzerinden değer hiyerarşisinde oynamalar, yer değiştirmeler yaşanıyor. Hak, özgürlük, demokrasi gibi kavramlar dün olduğu kadar zirvede yer almıyor.
Bu durumda Tayyip Erdoğan’ın söyleminin maddi karşılıkları var demektir. Zira onun izlediği politikalarla bunlar üst üste oturuyor. Erdoğan’ın krizlere direnci önemli ölçüde buradan kaynaklanıyor.
Bu durumda siyasi beklenti geriye, eski günlere dönüş olabilir mi?
Yoksa yeni bir döneme ve dengeye doğru, bu konjonktür sürdükçe, yapısal bir değişim mi var?
Bu soru kritiktir. Özellikle muhalifler için…
