Liberale nefret...
Son yılların değişmezlerinden birisi şu: Aşırı sağ akımlar Batı’da kimi istisnalar dışında her seçimde güçlerini biraz daha artırıyor.
Milliyetçi-bekacı siyasetiyle, kişi kültüyle, otoriter anayasal dokusuyla Türkiye’ye benzer bir yol izliyor. Biçimler, dozlar, söylem farklı, ama paralellik açık.
Paralellik liberalizme kâh örtülü kâh açık duyulan tepkide karşımıza çıkıyor.
Türkiye’de siyasi kültürün temel taşlarından birini oluşturur bu tepki. Ülkemiz sağı ve soluyla, siyasi liberalizmi, kökü dışarıda olmakla, değer yabancılaşmasıyla, kapitalist, emperyalist düzenle özdeş görür, tehlikeli bulur.
Batı’da gelişmeler de açık bir şekilde, hem globalleşmenin hem liberal değerlerin yaşadığı krize işaret ediyor.
Avrupa’da çok kültürlü toplum anlayışı, kurumsal-kolektif siyasi işleyiş, aşağıdan yukarıya çalışan toplum-siyaset ilişkileri iki dünya arası döneminden beri gördüğü en ciddi, en büyük krizlerden birinin içinde.
Avrupa’nın tarihi bir tür liberalizmin, liberal değerlerin tarihidir.
Peki neden bu kriz, bu krizler?
İki dünya savaşı arası bunalım; 1929 büyük ekonomik krizi, savaş sonrası toplumun Almanya, İtalya ve Balkanlar’da sürüklendiği güvensizlik ve kargaşa hali, bunun bireysel-özgürlükçü değerlere karşı yarattığı inançsızlık, temsili demokrasinin güçsüz siyasi iktidarla eş anlam taşımasıyla baş göstermiş, faşizmlere ve savaşa kapı açmıştı.
Ekonomik, sosyal, siyasi liberal değerlerin eşanlı krizi diyelim…
Bugün olan nedir?
Bugün de birbirine bağlı, birbirini etkileyen, 90–100 yıl önce olduğu ekonomik, toplumsal ve siyasi alanı eş anlı bir kriz silsilesidir.
Bu bakımdan birbirini kuşatan dört gelişme öne çıkıyor.
Ekonomik globalleşmenin ve krizlerin bireysel, sınıfsal, bölgesel eşitsizlikleri artırması…
İslami dünya ile Batı’nın karşılaşmasından doğan, mülteci akını, şiddet hareketleri tahrik olan kültürel gerilimler, onların ürettiği içe kapanma hali, bu çerçevede millî devlet milliyetçiliğinin, tek kültürlü toplum talebinin, yeni bir milliyetçilik türünün yükselmesi…
Global ve uluslar üstü kurum, karar ve politikalar karşısında millîlik ve millî egemenlik talebi…
Siyasette kurumsal olanın artan oranda şahsi olana dönüşmesiyle yaşanan siyasi erozyon…
Artık kritik sorular şunlardır: Bu gidişin önü nasıl alınır? Tüm bunların panzehiri nedir?
Panzehir; kurumları siyaseti yeniden inşa eden, eşitsizlikleri gideren, kültür savaşına son vermenin yollarını bulan, özgürlük-hak düzenini doğru yönetebilen, adil kaynak dağıtan, insanı merkez alan siyasettir.
Aslında, yukarıda saydığımız dört faktör arasına, beşinci olarak, körelmiş siyaseti, merkezin siyaset krizini de eklemek gerekir.
Macron, örneğin, cumhuriyetçi hükümetin solunu ve sağını metodik olarak yok ederek, aşırı sağın hükümetini ele geçirmesini mümkün kıldı. Aracı kurumları sistematik olarak zayıflatarak bunu kolaylaştırdı.
Türkiye’yle paralel okuma bu açıdan da mümkün.
