Kaderimiz mi bu?
Cumhuriyet bir asrı geride bıraktı; daha uzun asırlar yaşasın. O bir asırlık ömrün üç çeyreğini bizzat yaşamış, önceki bir çeyreğini de kitaplar yanında siyasete meraklı yakın çevresinden de öğrenmiş biri olarak, her dönemle ilgili tespitler yapabilecek durumda olduğumu sanıyorum.
Özellikle de her dönemin basına bakışı söz konusu olduğunda…
Her yıl ‘Gazeteciler ve basın bayramı’ olarak kutlanan günde doğmuş olmamın da bunda payı var.
Öyle bir gün doğmakla kaderimin ‘gazeteci’ olarak belirlendiğine inanırım.
Gazeteciler, 24 Temmuz’u, İkinci Meşrutiyet’in ilan edildiği ve o güne kadar sıkı biçimde uygulanan ‘sansür’ün kalktığı gün olduğu için kutluyor…
Tarih kitapları o tarihten hemen önceki uygulamaları basın açısından hayırla yad etmezler…
Sansür kalktı da ne oldu, basın özgürlüğe kavuştu mu?
Cumhuriyet’in hemen her döneminde gazeteciler ‘halkın haber alma hakkı’ olarak tanımlanmış görevlerini yerine getirmede zorluklarla karşılaştı. Mesleğin takdirle anılan isimlerinden cezaevleriyle tanışmayanı neredeyse hiç yoktur.
İsimler saymakla bitmez…
“Hiç mi istisnai bir dönem olmadı?” diye soracaklara kendi deneyimlerimden ve okumalarımdan hareketle vereceğim kısa cevap şu: “AK Parti iktidarının ilk birkaç yılı hariç…”
Çoktan ‘medya’ adını almış olan meslek alanı çalışanları o ilk yıllarda biraz rahat nefes alabildi.
“Yasakları yasaklama” kararlılığıyla iktidara gelen AK Parti konuyla özel ilgilendi ve bütün meslek örgütlerinin görüşlerini de alarak bir ‘basın kanunu’ çıkartmayı da başardı.
Benim gözümde asıl kırılma yanlış isimleri tutuklamalarıyla Ergenekon süreciyle başladı.
Yakın tarihimizin lanetlenesi olayı 15 Temmuz (2016) darbe girişimi yanlışı pekiştirdi.
31 Mart 2024 yerel seçimlerinden bu yana ise daha önce akla gelmeyen hemen her şey bir sürpriz olarak karşımıza çıkıyor…
İktidarların basından hoşlanmadığı tek ülke Türkiye ve ilk iktidar da AK Partisi iktidarı değil; ancak Sınır Tanımayan Gazeteciler’in 2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye, 180 ülke arasında 163. sırada yer alıyor.
Hiç de birlikte anılmayı istemeyeceğimiz ülkeler ligindeyiz.
Ne olduysa, son aylarda, gazetecilerin kendilerini rahatsız hissedecekleri gelişmelerin sayısı daha da arttı.
Deli saçması muamelesi yapılıp önemsenmeyecek sosyal medya paylaşımları mercek altına alınıp paylaşımı yapanlar gözaltılarla hizaya çekilmeye çalışılıyor…
Haber sitelerine erişim yasağı getiriliyor…
Bazı televizyonlar sert cezalara çarptırılıyor, bazıları lisans iptali tehdidine muhatap ediliyor; el konulan, yönetimi kayyıma bırakılanları da var televizyon kanallarının…
Bacakları elektronik kelepçeli ev hapsinde meslektaş manzarasıyla da tanıştı şu yakınlarda gazeteci milleti…
Ulusal ve uluslararası saygın kurumların hazırladıkları listelerde, hiç de azımsanmayacak sayıda gazetecinin cezaevlerinde bulunduğu gerçeğiyle de karşı karşıyayız.
Son bir hafta içerisinde Şaban Sevinç ile Mustafa Balcı cezaevine girdi, İsmail Saymaz ile Murat Ağırel ev hapsinde; dün sabah da Halk TV basıldı, yönetimine kayyım atandı.
İsimlerini andığım meslektaşlar ile TV kanalının ortak özelliği iktidar yanlısı olmamaları…
Dikkat ettiyseniz, kolaycılığa sapıp genellikle yapıldığı gibi ‘muhalif olmaları’ demedim.
Türkiye’nin bugünkü şartlarında gerçek anlamda ‘muhalif’ denilebilecek eli kalem tutan kişiyi ve onların görüşlerine yer veren medya organını ara ki bulasın…
Gerçek anlamda muhalif yazar ve yorumcu nasıl olur görmek isteyenlerin gözlerini sınırlarımız ötesine çevirmeleri gerekiyor…
ABD’de Trump yönetimine karşı çıkılan yazılı basındaki ve ekranlardaki muhalif yayınlara…
İngiltere’de on yılda yedi başbakan değişikliğine yayınlarıyla yol açmış medyaya…
Bizde iktidar çevreleri tarafından ‘muhalif’ gözüyle bakılanların hiçbiri, hiç birimiz, görevimizi tam anlamıyla yerine getiremiyoruz.
Cezaevinde, evinde kelepçeli, kanalları kapatılan, paylaştıkları mesajlar yüzünden hesaba çekilen gazeteciler tablosu, elinde kalemi -veya önünde bilgisayarı- bulunan herkes için eğitici olma işlevi görüyor.
Kuruluşunun hemen ardından, 24 Temmuz’un o güne kadar her yıl sahte bir özgürlük bayramı olarak kutlandığı ülkeyi gerçek anlamda özgür bir basına kavuşturma çabasını realiteye dönüştürmüş olan AK Parti, ne oldu da, geçmişte eleştirdiği tahammülsüz iktidarlara benzemeye başladı?
Başlangıçta “Bırakalım, ne yazarlarsa yazsınlar, eleştirilerinden kendimize hisse çıkartırız” anlayışıyla medyaya yaklaşırken, önce “Yazmayın, eleştirilerinizi bize söyleyin, gereğini yapalım”, daha sonra da “Nasıl olur da böyle şeyler yazabiliyorlar?” tepkisini verme noktasına gelişin herhalde birden fazla sebebi olmalı…
Artık onları da sizler düşünüp bulun.
