188 milyar liralık soru
Fon soygunu pilavı daha epeyce su kaldıracak gibi görünüyor… Soygunun merkezinde yer alan fonlardan astronomik seviyede kazanç elde ettikleri açıklanan 214 kişi var. Bunların 141’i gerçek kişi, 73’ü şirket. Adalet Bakanı’nın açıklamasına göre Tera, Pusula ve Hedef fonlarından önceden bilgi alarak çıktıkları anlaşılan kişilerin elde ettiği kazanç toplamı 188 milyar liraya yaklaşıyor.
188 milyar deyip geçiyoruz ama bahsettiğimiz miktar az buz bir para değil. Bu öyle bir para ki -yapay zekaya yaptırdığım hesaba göre- yaklaşık 4 milyon üniversite öğrencisine bir yıl boyunca ayda 4 bin TL kesintisiz eğitim bursu sağlanabilir.
Bu parayla tam teşekküllü, laboratuvarlı ve spor salonlu iki binden fazla yeni devlet okulu inşa edilerek eğitim altyapısı tamamen yenilenebilir.
Bu parayla, piyasa değeri 188 milyar liranın altında olan Türk Telekom ya da Sabancı Holding gibi dev şirketlerin -hisseleri değil- tamamı satın alınabilir. Tahmini olarak 250 adetten fazla ALTAY tankı üretilebilir. 15 Temmuz Şehitler Köprüsünden 22 adet daha inşa edilebilir.
Böylesine muazzam miktarda bir paradan bahsediyoruz... Sıradan bir hırsızlık olayı değil karşımızdaki. Bu bakımdan kamuoyunun tepkisini ve beklentilerini de hükümetin tedirginliğini ve hassasiyetini de anlamak lazım.
Hükümetin hassasiyeti daha ziyade bu işin siyasi faturasına muhatap olma kaygısından kaynaklanıyor. Çünkü skandala karışan isimlerin büyük çoğunluğu iktidar partisiyle bir şekilde ilişkili görünüyor. Aralarında parti yönetiminde ve yüksek bürokratik makamlarda görev almış hatta bakanlık yapmış kişiler bile var.
Zaten bu kişiler, öyle anlaşılıyor ki siyasi kimliklerini kullanarak birtakım engelleri aşmışlar, himaye ve ayrıcalık kazanmışlar… Zaten siyasi ilişkileri sayesinde yürütmüşler bütün işlerini.
Öyleyse bu zevatın siyasi kimlikleri ve siyasi ilişkileri paranteze alınarak skandalın soruşturulması ve suçluların hak ettikleri cezaya çarptırılması mümkün olabilir mi? Fon vurguncularının kullandıkları ayrıcalıkları kendilerine kimlerin ne karşılığında verdiği araştırılmadan “olayın bütün boyutlarıyla aydınlatılması” beklenebilir mi?
Kamuoyu hassasiyeti de işte bu noktada beliriyor. Soygunun kilit isimlerinin günlerce ifadeye bile çağrılmaması, haber trafiğinin ise yalnızca üç beş isim etrafında dönmesi ister istemez güvensizlik oluşturuyor.
Başta AK Parti Genel Başkan Yardımcısı eski bakan Betül Sayan olmak üzere siyasi kimlik taşıyan birtakım kişilerin de bu işin içinde olduğunu ana muhalefet partisi ifşa etmeseydi iktidar cenahı bu bilgiyi bizimle paylaşmazdı, diye düşünüyor çoğu insan. Böyle düşünenler arasında iktidar partisinin seçmeni de var.
Bu güvensizlik, bu kuşku, bu kaygı muhakkak ki birtakım siyasi sonuçlar da doğuracaktır. Öyleyse akıl ve mantık gereği hükümetin yapması gereken şey, ilk günlerde taahhüt edildiği üzere, “ucu nereye giderse gitsin”, fon soygununun aydınlatılması doğrultusunda tutum almak ve gayret göstermek olmalıdır.
Ne var ki bu yönde kamuoyunun kuşkularını giderecek şekilde bir kararlılık gösterilmiyor. Ya da gösterilemiyor. Muhtemelen “işin ucunun gittiği yere kadar” gitmenin de bazı sakıncaları görülüyor. Bazı hususların derinleştirilmesi göze alınamıyor belki.
Bu yüzden olsa gerek, kamuoyunun arzu ettiği şekilde şeffaflık içinde yürütülen bir süreçten söz edemiyoruz. Tam aksine, fon vurgununun detaylarına ilişkin haberler yapmaya çalışan gazeteciler eften püften gerekçeler ileri sürülerek cezalandırılıyor. Objektif bir şekilde olayı değerlendiren saygın ekonomi yazarlarının Twitter hesapları kapatılıyor.
Böyle bir tablo, şeffaflık beklentisini karşılamadığı gibi, “Ucu nereye giderse gitsin…” kararlılığına dair bir ümit işareti de taşımıyor.
Bu bir yana, bizzat Adalet Bakanı’nın “İçeriden bilgi alarak çıktıkları saptandı” dediği 141 kişi ve 73 şirketin hesaplarına bloke konduğu duyuruldu önce, sonra ise yalnızca 85 kişi için bloke kararı alındığı ortaya çıktı. Listedeki diğer isimlerin hangi gerekçeyle bu işlemden muaf tutulduklarını bilmiyoruz. Toplam vurgun miktarının yaklaşık yüzde 40’ını cebe attığı söylenen tepedeki 19 kişinin kimliği de belirsiz.
“Bu işe adı karışan kişiler niye açıklanmıyor” tepkisine karşı hükümet cephesinden lekelenmeme hakkı diye bir kavram ortaya atıldı.
Bir kişinin suçluluğu kesinleşene kadar onurunun ve saygınlığının korunması, haksız yere suçlu gibi gösterilmemesi prensibidir lekelenmeme hakkı.
Bize “yabancı” bir kavram yani... Özellikle son dönemdeki siyasi nitelik taşıyan yargılamalar söz konusu olduğunda. Belediye davalarında mesela, çarşaf çarşaf itirafçı ifadeleri dolaşıyor ortalarda. Bunlara dayanarak gazetelerde, televizyonlarda “Şu kadar çaldılar, bu kadar götürdüler” diye sözüm ona haberler yapılıyor.
Buna mukabil bugüne kadar gördüğümüz belki de en büyük organize soygun söz konusu olduğunda kişilerin lekelenmeme hakkı olduğunun ileri sürülmesi kamuoyundaki güvensizliği, kuşkuları, kaygıları giderecek gibi görünmüyor.
Daha fazla şeffaflığa ihtiyaç var… “Ucu nereye giderse gitsin”, oraya kadar gitme kararlılığına ve cesaretine ihtiyaç var. Aksi takdirde bu işin siyasi sonuçlarıyla yüzleşmekten kendisini kurtaramaz siyasi iktidar.
