Yemen’de neler oluyor? Türk askeri gidecek mi?

Dünyanın büyük çoğunluğu yeni haberdar olsa da Suudiler ile Husiler arasındaki savaş aslında en az resmiyette on yıllık mazisi bulunan bir hadise. İhtilafın tarihi kökleri ayrı bir konu. Şimdiki çatışmanın zeminini ise halen süregiden Yemen iç savaşı oluşturuyor. Bu ülkede çok uzun zamandır kuzey ve güney bölgeleri arasında -tarihi ve sosyokültürel kökleri de olan- bir mücadele var. Ancak bugünkü “iç” savaşın taraflarından biri “dış” bir güç: Suudi Arabistan.

Yemen’de 2011’de Arap Baharı ayaklanmalarıyla başlayan siyasi kriz ve derinleşen iç savaş sonucunda merkezi otorite çöktü. 2014’ten bu yana başkent Sana dahil Yemen’in kuzeybatısındaki geniş bir bölge Husilerin kontrolü altında.

Husi aslında Kuzey Yemen’de güçlü ve geniş bir ailenin adı. Ensarullah hareketinin kurucu lideri bu aileye mensup olduğundan hareket bu isimle anılıyor. Bu yapı esas olarak Kuzey Yemen’in yüksek ve engebeli bölgelerinde yerleşik bulunan ve merkezi otoriteye karşı hemen her dönemde direniş göstermiş olan Zeydi geleneğin temsilcileri. (İnanç olarak “Şia’nın Sünniliğe en yakın kolu” diye tanımlanıyor Zeydilik.) Ancak hareketin içinde bazı Sünni toplulukların da yer aldığını belirtelim.

Şunu da hatırlatmakta fayda var: Geçmişte Osmanlıyı da ciddi ölçüde meşgul etmişti Zeydi ayaklanmaları. O günlerde savaşmak için Yemen’e gönderilip geri dönmeyen askerlerimiz için yakılan türküler bugün hâlâ söyleniyor. Ancak 1911’de Osmanlı temsilcileriyle anlaşma masasına oturan aynı Zeydiler Birinci Dünya Savaşı hengamında yanımızda yer aldılar. İngilizlerin yanında bize karşı saf tutan Şerif Hüseyin’in ve Suud ailesinin yaptığını yapmadılar.

Kuzey Yemen’in kontrolü özellikle Suudi Arabistan ve diğer Körfez monarşileri için kritik öneme sahip. Zira bu topraklara hakim olan güç küresel deniz ticaretinin ve petrol taşımacılığının şah damarı olan Babülmendep Boğazını ve Kızıldeniz’deki gemi trafiğini bloke edebiliyor. Öte yandan, Kuzey Yemen’in dik sıradağları ve yüksek platoları dışarıdan gelecek askeri saldırıların önünde çok büyük bir doğal engel oluşturuyor. Bu engebeli coğrafya tarihin birçok döneminde yerel halkın büyük ordulara karşı direnmesini sağlamıştır.

Suudi Arabistan ve müttefikleri çok büyük stratejik önem taşıyan bir bölgede Körfez’le uyumlu olmayan bir gücün egemenliğini tehdit olarak görüp Husi yönetimini ortadan kaldırmak için harekete geçtiler. Geçen on yılın sonunda Husileri ortadan kaldırmayı başaramadılar ama Yemen’de korkunç bir insanlık dramı yarattılar. Okullar, hastaneler bombalandı. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar katledildi. Bombardımanlarda ölmeyenler uygulanan ambargolar sonucunda açlıktan öldü.

Bu vahşet tablosuna birkaç yıl önce Cumhurbaşkanı Erdoğan da tepki göstermiş ve “Yemen’i bu hale kimler getirdi? On binlerce insan Yemen’de ölmedi mi? Ey Suudi Arabistan! Siz önce bunun hesabını verin” diye konuşmuştu.

Bugün ne değişti? Söz konusu mücadele bugüne kadar Yemen topraklarında sürüyordu, şimdi Suudi Arabistan sınırları içine kadar taşındı.

Suudi Arabistan kendi bölgesinin en büyük silahlı güçlerinden biri. Buna karşılık, Yemenli milislerin son dönemde Suudi Arabistan’a karşı saldırılarını yoğunlaştırması ve hatta savaşı Suudi topraklarına taşıma cesareti bulması nasıl açıklanabilir?

Suudi Arabistan’ın havalimanlarını ve petrol tesislerini vuran Husiler bir anlamda Riyad’a “Senin buraya geldiğin gibi biz de senin ülkene geliriz” uyarısında veya tehdidinde bulunuyor. Ama bundan ibaret değil özellikle son saldırıların anlamı.

Diğer yandan, İran’ın bölge ülkelerindeki bir kısım Şii toplulukları vekil (proksi) unsur olarak kullanmak amacıyla oluşturduğu Direniş Ekseni’nin bir parçası olarak görülüyor Husiler. Oysa bu hareketin İran’la ilişkisi tabiyetten ziyade ortak stratejik çıkarlara dayalı bir müttefiklik ilişkisi. Ancak ne olursa olsun, İran’a yönelik ABD-İsrail saldırısıyla başlayan ve bilahare ABD’nin büyük ölçüde geri çekilmesi üzerine Suud ve diğer Körfez monarşilerinin kucağında kalan “İran savaşı”nın bir cephesi durumunda Yemen.

Trump’ın İran’la ateşkes yapıp barış anlaşması imzalama arayışına girmesinin en fazla Suudları rahatsız ettiği unutulmamalı. Riyad’ın 2022’den beri yürürlükte olan ateşkesi bozarak bu yılın temmuz ayında -vekilleri aracılığıyla- Sana Havalimanını vurması tek başına değerlendirilebilecek bir hadise gibi görünmüyor. Zaten bu olayın ardından gerçekleşen karşılıklı saldırılarla çatışma tırmandıkça tırmandı…

Son olarak Husilerin Babülmendep çevresindeki hamleleri neticesinde Suudi Arabistan ve müttefiklerinin petrol sevkiyatına bir darbe daha indi. (İlk darbe İran’ın Hürmüz Boğazını kaptamasıydı.) Bunun üzerine Suudi destekli Güney Yemen güçleri devasa bir askeri taarruz başlattı. Bölgede binlerce Husi savaşçısının öldürüldüğü açıklandı. Yine de istenen sonuç alınamadı.

Suud tek başına Husi tehdidinin üstesinden gelemeyeceğini bir kere daha gördü. Veliaht Prens’in yardım çağrısına Trump’ın kulak tıkaması ise Suudi Arabistan’ın bir süredir üzerinde çalıştığı alternatif güvenlik mekanizmalarına yönelmesinin önünü açtı. Mekke İttifakı tam da bu süreçte ilan edildi. Türkiye ve Pakistan bu oluşumun İran’ı veya başka herhangi bir ülkeyi hedef almayacağını ısrarla dile getirdilerse de gelinen noktada Suudi Arabistan tarafı müttefiklerinin Husilere karşı kendisine yardım etmeleri gerektiğini savunmaya başladı.

Türkiye ve Pakistan bir taraftan Riyad’la ilişkilerini korumak, diğer taraftan İran’la doğrudan bir çatışmanın parçası haline gelmemek zorunda. Görüldüğü kadarıyla hem Ankara hem de İslamabad bu doğrultuda denge politikasını uygulamaya çalışıyor. Bizim hükümet kanadının Türk kamuoyunda bazı kuşkulara ve tepkilere sebep olan açıklamalarını bu gözle değerlendirmek lazım. Yemen’e asker göndermek siyasi bedelinin ödenmesi kolay olmayan pahalı bir seçenek.

Ancak Suudi Arabistan’ın hem bize hem de Pakistan’a yönelik tazyiklerine devam ettiği anlaşılıyor. Türk kamuoyunu ikna etmek için de Mekke ve Medine’nin saldırıya uğradığı şeklindeki iddialar dolaşımda tutuluyor. Bunun yanısıra Trump da oluşturulmakta olan Mekke Paktı’nın bölgedeki Amerikan stratejik çıkarlarını savunma işlevi üstlenmesini arzu ediyor. “Türkiye ben istersem Yemen’e asker gönderebilir” mealindeki sözleri bunun ifadesi. Benim bıraktığım veya bırakacağım boşluğu siz doldurun diyor bize açıkça.

Ancak hem Türk dış politikasının vaz geçilmez ilkeleri hem de Türkiye’nin iç siyasi şartları bu yöndeki taleplere cevap vermeye müsait değil. Hükümet olsa olsa -muharip asker değil de- “askerî teknik personel” desteği sağlamak suretiyle Suudlara verilen sözü tutmaya çalışabilir. Onun ötesi her anlamda felaket davetiyesi olur.

Konunun aktüel tarafının ötesinde, Türk dış politikası hiçbir şart altında milli çıkarlar yörüngesinden çıkmamalı. Bu çerçevede Mekke Paktı’nın da bölgesel güvenliğe katkı sağlayacak bir işbirliği zemini olmaktan çıkıp ABD ve İsrail’in Körfez güvenliği mimarisine hizmet eden bir enstrümana dönüşmesine izin verilmemeli.

YORUMLAR (9)
9 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.