Gerçekte ne istiyoruz?

Bugüne kadar kendime sıklıkla sorduğum bir sorudur: “Gerçekte ne istiyoruz?” Uzun yıllardır temel hak ve özgürlüklerden eğitime kadar pek çok konuda kalem oynattım ve bu soruyu her soruşumda, açıkçası hayal kırıklığına uğradım.

Sorunları sıralarken bile nalıncı keseri gibi hep kendimize doğru yontuyor, çözümü kime ya da kimlere faydası olup olmadığı üzerinden değerlendiriyoruz. Yıllar önce Alevi Çalıştayları kapsamında katıldığım toplantılardan birinde, yıllarca Diyanet İşleri Başkanlığının (DİB) varlığından şikâyet eden cemaat ve tarikat mensuplarına şu soruyu yöneltmiştim:

“Düne kadar, en çok siz şikâyet ediyordunuz. Şimdi ne oldu da hepiniz DİB’ci oldunuz?”

Hiçbir makul gerekçe ileri sürülmemişti. Oysa cevap aslında belliydi…

Hadi diyelim ki bu konu ve benzerleri asırlık, son derece çetrefilli problemler. Peki, eğitim bunlardan biri mi?

Kesinlikle değil. Çünkü eğitim, bu ülkenin neredeyse tamamını ilgilendiriyor. Hemen herkesin çocuğu yoksa bile bir yeğeni ya da kuzeninin okulla ilişkisi var. Ne var ki eğitim konusunda bile ortak bir tavır geliştiremiyoruz.

Çünkü gerçekte kimse ne istediğini bilmiyor. Daha doğrusu, kafamızın içinde o kadar çok tilki dolaşıyor ki istiyormuş gibi yaptığımız şeyleri aslında istemiyoruz.

Eşit eğitim hakkı istiyoruz ama bunun gerçekte mümkün olamayacağını bilmemize rağmen bu talebi propaganda malzemesi olarak kullanıyoruz. Her çocuğun farklı olduğunu söylüyoruz ama hepsine aynı müfredatı dayatmayı normal görüyoruz. Kendi çocuğumuza dayatma yapılmasın istiyoruz ama başkalarının çocuklarına gelince “Ne var bunda?” diyebiliyoruz.

Herkesin elini kolunu sallaya sallaya üniversiteye kadar gelememesi gerektiğini biliyoruz ama “Hadi, bunun gereğini yapalım!” dediğimizde kimse meydana çıkmıyor. Mesleki eğitimin önemini anlatıyoruz ama kimse kendi çocuğunu bu alana yönlendirmek istemiyor. Daha da kötüsü, mesleki eğitimi tercih etmek isteyenlere bile engel olmaya çalışan, ezberlerle dolu bir “eğitim şart” anlayışımız var.

Bırakın meslek liselerini, bugün Anadolu ve fen liselerinde okuyan öğrencilerin bile önemli bir bölümü okulu zaman kaybı olarak görüyor. PISA 2025 Türkiye raporuna göre, 15 yaşındaki öğrencilerin %28’i okulun zaman kaybı olduğunu düşünüyor.

Peki, bu veriler karşısında ne yapıyoruz? Öğrencilere “Hayır, okula geleceksiniz!” diyerek kestirip atıyoruz. Okulun onlar açısından neden anlamını yitirdiğini sorgulamak yerine herkesi aynı kalıba sokmaya devam ediyoruz.

MESEM’lere yönelimi çocuk işçiliği olarak gören bir kesim var. Bu kesim, AK Parti politikalarına en fazla karşı çıkanlar arasında. Ancak aynı kesimin, AK Parti’nin getirdiği 4+4+4 sistemine şiddetle sahip çıkması, üzerinde düşünülmesi gereken bir çelişki değil mi?

Sekiz yıllık kesintisiz zorunlu eğitim 28 Şubat sürecinde, 1997’de; 12 yıllık zorunlu eğitim ise AK Parti iktidarı döneminde, 2012’de getirildi. Eğitim konusunu sloganlarla tartışanları dinlediğinizde sanırsınız ki Türkiye’de 12 yıllık zorunlu eğitim 1923’ten beri uygulanıyor.

Malumunuz, okullarda şiddet eksik olmuyor. Nedenlerini sahadaki aklı başında herkes, okulun bütün paydaşları biliyor.

Aslında üç maymunları oynuyoruz. Milyonlarca çocuk ve genç, 1997 ve 2012’deki düzenlemeler ile, Sanayi Devrimi’nin ve milliyetçilik çağının ihtiyaçları için kurgulanan kitlesel eğitim anlayışıyla dört duvar arasına kapatılmış durumda.

İlkokul, ortaokul ve liselerde geçmişte günlük beş, altı ve yedi saat civarında olan ders yükü, bugün altı, yedi ve sekiz saate çıkmış durumda. Meslek liselerinde durum daha vahim…

Yıllardır müfredatın hafifletilmesinden söz ediyoruz ama bir yandan ders havuzu sürekli genişlerken, diğer taraftan öğrencilere daha fazla yük yüklüyoruz.

LGS’nin bir hedef olmadığını söylüyoruz ama herkesin önüne bu sınavı koyuyoruz. Üniversitenin herkes için zorunlu olmadığını söylüyoruz ama meslek lisesi öğrencisine de fen lisesi öğrencisine de aynı matematik, fizik, kimya ve benzeri dersleri aynı seviyede dayatıyoruz. Sonra da sistemin açmazlarını tartışmak yerine sınav ortalamaları üzerinden boş edebiyat yapıyoruz.

Maraş’a giden yolun taşları çok uzun zaman önce döşenmişti. Bugün geldiğimiz noktada, bu tür olayların yaşanabilir olduğunun görülmesiyle birlikte engelleyici psikolojik eşiği aşmış bulunuyoruz.

Veliler, çocuklarının güven içinde okula gitmesini haklı olarak istiyor. Ancak aynı veli, çocuğuna okulda hiçbir şekilde müdahale edilmemesini de isteyebiliyor. Peki, akran zorbalığı ya da sınıf düzenini bozma gibi sorunların üstesinden nasıl geleceğiz? Herkes, hiçbir yetki vermek istemediği öğretmenlere ve okul idarelerine bütün sorumluluğu yüklemeye çalışıyor.

Dünya o kadar hızlı değişip dönüşüyor ki bazen şaşırıp kalıyorsunuz. Bir zamanlar okul çevrelerinde polisin bulunması herkesi rahatsız ederken bugün neredeyse her okulun önüne bir karakol dikilmesini isteme noktasına gelmiş durumdayız.

Oysa okula yeni bir vizyon kazandırarak bu sorunların önüne geçebilirdik. Okulu, çocukların gitmeye mecbur bırakıldığı bir hapishane olmaktan çıkarabilir; farklı ihtiyaçlara cevap veren esnek çözümler geliştirebilirdik. Ancak bütün çocukları aynı mengeneye sıkıştırdık, disiplin sorunlarını da uzun süredir görmezden geldik. Bugün ise kendimizi şiddet olaylarının oluşturduğu bir sarmalın içinde bulduk.

Kamuoyuna yansıyan beş akran zorbalığı vakası varsa bilin ki okullarımızda her gün bunun yüzlerce, hatta binlerce katı olay yaşanıyor olabilir. Neden? Çünkü uzun zamandır bu tür eylemlere karşı etkili ve caydırıcı bir disiplin mekanizması işletilemiyor.

Suçun sabit olduğu durumlarda bile mevcut yönetmelikler okul idarelerinin elini kolunu bağlarken, yaşananlardan şikâyet eden velilerin önemli bir bölümü de öğretmen ya da idare ile karşı karşıya geldiğinde söze “Sen kimsin ki benim çocuğuma…” diye başlayabiliyor.

Böyle bir ortamda şiddet sarmalının büyümesine şaşırmamak gerekiyor. Her sorunu velilere, öğrencilere ya da öğretmenlere yükleyerek çözemeyiz. Disiplin mekanizmalarını, öğretmenin yetki ve sorumluluklarını, öğrencinin haklarını ve okulun güvenliğini birlikte düşünmek zorundayız.

Şu anda acilen yapmamız gereken, bu şiddet sarmalını üreten bataklığı kurutacak önlemleri almaktır. Ancak biz hâlâ tali konularla uğraşıyoruz.

Bütün bunların ortasında asıl soruyu yeniden sormak gerekiyor: Gerçekte ne istiyoruz?

Çocukların güvenliğini mi, yoksa yalnızca güvenlik talep etmiş olmanın rahatlığını mı? Eşit eğitim fırsatlarını mı, yoksa kendi çocuğumuz için ayrıcalık elde etmeyi mi? Öğretmene sorumluluk yüklemeyi mi, yoksa ona gerekli yetkiyi vermeyi mi? Her çocuğun potansiyelini ortaya çıkaran bir eğitim sistemini mi, yoksa herkesi aynı sınavlara hazırlayan bir düzeni mi?

Bu sorulara samimiyetle cevap vermeden eğitimdeki sorunları çözemeyiz. Çünkü mesele yalnızca müfredat, sınav, disiplin ya da zorunlu eğitim süresi değil. Mesele, nasıl bir insan ve nasıl bir toplum yetiştirmek istediğimizdir.

Allah sonumuzu hayretsin

YORUMLAR (1)
1 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.