Sağımda Zaharof İskelesi solumda Ahır Palas önümde Mühürdar Bahçesi
Son otuz altı yıl içinde Kargalı’da kimse kalmadı, Süleyman Fransa’ya, Vedat ise Almanya’ya yerleşti. Ayça da bildiğim kadarıyla Fethiye’de yaşıyor. Biliyorum, Kargalı’nın toprak bahçesini, ayakları kırık ahşap masalarını ve sandalyelerini soracaksınız, ben de anıları için onların arkasından estavdi’ullâhe emâneteke diyeceğim.

Bu hafta sizinle ’70 yılının Kasım ayına zamanda yolculuğa çıkacağız da, önce ’82 ile ’90 arasındaki Kargalı’ya uğramak istiyorum. Kargalı dediğim Bostancı’daki İstasyon Çay Bahçesi. Bizim masa arkada, bütün gün tepemizde kargalar ceviz kırıyorlar, bebek mavisine boyanmış ahşap masamıza şimdilik Doğan Ertener’i, Süleyman Holat’ı, Vedat Koyuncu’yu ve Ayça Turhan’ı oturtayım. Tiyatro sanatçısı Faik Ertener’in kardeşi olan Doğan, çay bahçemizin arkasındaki Kitapçı Mehmet Süleyman Sokak’ta oturuyordu, müziğe pek merâklıydı, ancak 12 Eylül sonrasının kirli havasında istediği müziği yapamayacağının farkındaydı, bu yüzden Paris’e yerleşip orada müzik yapmanın hayâlini yaşıyordu. Bunu da sekiz yıl kadar sonra becerdi, ‘90’da Paris’e giderek müthiş başarılara imzasını attı. İlk birkaç yılda yazları tatile Bostancı’ya geldiğinde mutlaka kapımı çalar, bütün gece dünya müziğinden ve alt kültürlerden sohbet ederdik. Sonra Bostancı’ya pek gelmez oldu, Süleyman Holat bile ‘90 sonrasında Doğan’ı bir defa Strazburg’da görmüş. Ama, Doğan’ın yaptığı müziğin sıkı takipçisiydim.
Bazı şeyler insanın içine doğar ya, geçen Eylül ayında bir ara Doğan aklıma düşmüştü, birkaç gün sonra da maalesef vefât haberini aldım. 24 Eylül 2026 sabahında yaklaşık olarak yedi yıldır mücâdele ettiği kansere yenik düşünce, Cimetiére Intercommunal de Clamart’ta toprağa verilmiş.
Son otuz altı yıl içinde Kargalı’da kimse kalmadı, Süleyman Fransa’ya, Vedat ise Almanya’ya yerleşti. Ayça da bildiğim kadarıyla Fethiye’de yaşıyor. Biliyorum, Kargalı’nın toprak bahçesini, ayakları kırık ahşap masalarını ve sandalyelerini soracaksınız, ben de anıları için onların arkasından estavdi’ullâhe emâneteke diyeceğim. Çok sevdiğim kargalar ise İstasyon Çay Bahçesi’ne uğramaya devâm ediyorlar mı, inanın bilmiyorum, çünkü iki yıldır Bostancı’dan epeyce uzaktayım.
ŞOFÖR BOYKOTU, RESİMLİ ROMAN VE HEY DERGİSİ
Neyse, rahmetli Doğan’ı andık ya, içim rahat, şimdi ’70 yılının Kasım ayına yuvarlanabiliriz: Notlarıma bakıyorum da, sadece iki filme gitmiş olmama hayret ediyorum. 19 Kasım’da Kızıltoprak’taki Kent’te “Dönüşü Olmayan Yol”, Kadıköyü’ndeki Süreyya’da ise “Vahşi Belde” isimli filmleri seyretmişim, başka bir kayıt bulamadığım gibi, aklıma da gelmiyor. Bunda 10 Kasım gününde başlayan şoför boykotunun etkisi var mıydı, çıkaramıyorum. Ama, Kadıköyü’ndeki Reks’e inmek için bırakın otobüsü veya taksi dolmuşu, iki adım ötemizdeki Küçükyalı’daki 63’e gitmek için de minibüs bulamadığımız aklımda kalmış.
Resimli Roman’ın 3 Kasım sayısında “Yaşamak Hırsı” isimli bir foto roman başlamıştı, otuz iki sayfalık nefis baskı sadece yüz yirmi beş kuruştu, fakat ben asıl 18 Kasım’da çıkacak olan Hey dergisini beklemiştim, 18 Kasım sabahını da zor ettiğimi anımsıyorum. Aklımda kaldığı kadarıyla, ilk Hey sıfır sayı olarak Milliyet’in ekiydi, sonradan müstakil dergi olup parayla satıldı. Hey’i kapanana kadar düzenli aldım denebilir, arada belki birkaç sayıyı kaçırmışımdır.
ISDAL KADINI’NIN ESRÂRI VE CADI KAZANI
Dünyada üç vak’a Uğur Apartmanı’nda günlerce konuşulmuştu. İlki Salvador Allende’nin Şili’nin devlet başkanı olmasıydı, Allende bizim dairede bayram havası estirmişti. Ama, 13 Kasım’da saatte yüz elli mil hızla esen Bhola Kasırgası’nın Ganj Deltası’nda yarım milyon kadar insanın ölümüne neden olduğunu radyodan öğrenince de, annemin ve babamın nasıl üzüntüye gark oldukları gözlerimin önünden gitmiyor. Bizimkilerin aksine benim kafamdaysa Norveç’teki Isdalen Vadisi’nde bulunan yanmış kadın cesedinin esrârı vardı, kadının kimliği bir türlü tesbit edilemiyordu. Bildiğim kadarıyla da, bu olay hâlâ aydınlatılamadı. Otopside kadının midesinden bizde Luminal ismiyle bilinen yetmiş kadar Fenemal hap çıkmış, otellere sekiz kadar farklı isimle kayıt yaptırmıştı ve elbiselerinin marka etiketleri de kesilmişti. Anlayacağınız, kusursuz bir Soğuk Savaş cesediydi, birkaç yıl “Isdal Kadını” olarak isimlendirilen cesede ilişkin haberleri altından bir casusluk vak’ası çıkar umuduyla sıkı takip ettiysem de, sonunda ipin ucunu bırakacaktım.
Kasımın en karanlık haberlerinden biri de İstanbul Kültür Sarayı’ndan geldi, olayın ertesi sabahı Günaydın gazetesi “Yirmi üç yılda yapılan Kültür Sarayı kırk beş dakikada tamamen yandı” başlığını atacaktı. 12 Nisan 1969 gecesi açılan İstanbul Kültür Sarayı’nın, orada bir oyun bile seyredemeden yanıp kül olması, beni kahretmişti. Yangın Cüneyt Gökçer’in sahneye koyduğu “Cadı Kazanı” oynanırken çıkmıştı, itfaiyenin alevlerin ikinci ve üçüncü katları sardıktan sonra geldiği ve yangın musluklarında suyun kesik olduğu söylendi de, sonrası tam bir “Cadı Kazanı” olacaktı. Yangın uydurma bir ihbâr ile sabotaj olarak solun üstüne yıkılacak, Tersane-İş Sendikası başkanı Hilmi Taşdemir ise sabotajı gerçekleştiren örgütün lideri olarak gösterilecekti.
MÜHÜRDAR’IN BAŞINDAKİ ZAHAROF İSKELESİ
Sizinle hiç Mühürdar Caddesi’nden çıkmadık değil mi, hadi taksi dolmuştan İskele’de inip yürüyelim. Efendim, bizim İskele Meydanı dediğimiz mahal birkaç kademede doldurulmuş alandır, eskiden deniz Sultan III’üncü Mustafa Camii’nin önündeymiş, oradan Mühürdar’a kadar Kumluk’tu, deniz doldurulduktan sonraysa Kumluk ismi uzun yıllar boyunca doldurulmuş alandaki eski belediye binâsının sağ tarafı için kullanılmıştır. Aslında Mühürdar Caddesi ile Haydarpaşa Garı arasındaki kumluğa vaktiyle Safra dendiğini biliyorum, ancak ‘70’lere gelmeden bu isim unutulmuştu, yıllar sonra ’30 ile ’70 arasındaki gazeteleri karıştırdığımda da Safra ismine hiç rastlamayacaktım, varsa yoksa Kumluk’tu. 19’uncu yüzyılın sonlarında Müdürdar Caddesi’nin başında Zaharof’un üç katlı ahşap köşkü varmış, ben sonradan köşkün fotoğraflarını gördüm.
Bizler Mühürdar Caddesi’nin başlangıcına Mühürdar İskelesi derdik, bizden öncekiler ise oraya Zaharof İskelesi diyormuş. ’70’lerde bile iskelenin paslı demir aksamı ve ucu öne doğru yıkılmış beton kısmı duruyordu. Mühürdar İskelesi veya Zaharof İskelesi Pervitich haritalarının altıncı paftasında 122 numarayla işaretlenmiştir. Tam da Mühürdar Bağı Sokak, Mühürdar Bağı Çıkmazı ve Damga Sokak arasındaki meyva bahçesinin önündedir. Haritada meyva bahçesi olarak gösterilen yer ise Zaharof’un muhteşem köşkünün arazisidir.
Rahmetli Müfid Ekdal ağabeyimiz bu iskeleyi kitapçı Rejin’den bahsederken kaydetmişti, Rejin dediğimiz Hacı Bekir’in alt tarafındaki iki basamakla inilen kitapçıda çalışan ve yedi sekiz dili mükemmel konuşan kız kurusudur. Yahudi asıllı olup Yeldeğirmeni’nde oturuyormuş. Bu kadıncağızın ismi Kadıköyü ahalisinin diline maalesef Yusuf Akçura’nın onu “Ben sana her zaman Türkçe konuş demiyor muyum!” şeklindeki azarlamasıyla düşmüştür. Rejin çalışmadığı günlerde yaz kış Zaharof İskelesi’nden denize girermiş, derken bir gün hastalanmış ve kanser teşhisiyle hastahâneye yatırılmış. Onu Şinasi Hakkı Bey ameliyat etmişse de, Rejin kanser illetinden kurtulamamış.
Moda’ya çıkmadan önce İnci Burnu’nun ucundaki Evlendirme Dairesi’nin eskiden İnci Gazinosu olduğunu belirteyim. Artık yukarıya yürüyebiliriz. Yolun başında Birinci Dünya Savaşı yıllarında Depo Alayı’nın ahır olarak kullandığı bir kâgir binâ varmış, Mütarekede ahır boşaltılmış, Aristidi orayı kiralayıp meyhâne yapmış. Ahmed Rasim ve Mahmut Yesari gibi üstâdlarımız da Aristidi’nin mekânına Ahır Palas ismini koymuşlar. Sağ tarafımız deniz, kanalizasyon yüzünden feci kokuyor. Sol tarafımız ise boydan boya apartman, ‘30’lu yıllarda Kadıköyü’nün en asude ve en kibar mahallesiymiş caddenin üstü, Milliyet gazetesinin 4 Temmuz 1931 günlü nüshasına bakarsanız, genç kızların çorapsız gezmek modasının Mühürdar’dan doğduğu söyleyebilirsiniz. Sağımız bütünüyle boş, ’86’da dünya kupası maçlarını rahmetli Cengiz Güngör ve Ahmet Zeki Pamuk ile seyredeceğimiz Mavi isimli salaş meyhânenin yeri çöplük gibi.
Tepeye vardık mı, insanın gözü eski Mühürdar Bahçesi’ni arıyor. Ancak, birkaç neslin mâzîsinde kalan Mühürdar Bahçesi’ne artık apartmanlar dolmuş. Salâh Cimcoz’un, Celâl Esat’ın, Fazlı Necip’in ve Faik Nüzhet’in kahkahalarını ise rüzgârlar uzaklara taşımış. Maalesef çok şey unutuluyor, 1906’da Mühürdar Bahçesi’ne getirilen sirkin kaplanının Koço isminde bir çocuğu parçalayıp öldürdüğünü acaba kaç kişi biliyor? Tamam, 1906 çok uzaklarda kaldı diyelim, peki size Nâzım Hikmet’in memleketini terk etmesinden bir gün önce karısı Münevver’i ve seksen iki günlük oğlu Mehmet’i Mühürdar Bahçesi’ne getirdiğini söylesem, bana kimler onun Mühürdar Bahçesi’nde çekilen son fotoğrafını bulup gösterebilir…
