Üniversite okumak gençler için bir ceza mı oldu?
Türkiye işgücü piyasasından üç farklı manzara:
-Tekirdağ'da yeni açılacak olan Köfteci Yusuf şubesi için yapılan iş başvurusunda izdiham yaşandı.
40 bin TL maaş, bayram ikramiyesi ve erzak yardımıyla birlikte toplam ödeme ayda kabaca 45 bin lira gibi bir rakama tekabül ediyor.
İş başvurusunda bulunanların sayısında görülen yoğunluk; Köfteci Yusuf’un günümüz hizmet sektörü çalışma şartlarında ödediği maaşın piyasa ortalamasının hayli üzerinde olduğunu gösteriyor.
Başvuranlar arasında üniversite ve yüksek lisans mezunu olanlar ciddi bir yekün oluşturuyor.
Bir köfteci dükkanunda servis elemanı olarak çalışmak için felsefe, sosyoloji, siyasi düşünceler tarihi veya kuantum fiziği bilmek gerekmiyor. Lise mezunu garson ile yüksek lisanslı garson arasındaki tek fark, birinin diğerinden 6 yıl daha fazla okumuş olması…
-Bir dostum, 4 yıllık bilgi yönetim sistemleri ve yazılım bölümü mezunu oğlunun bir bilgisayar ve yazılım firmasında, sadece asgari ücret karşılığı haftada altı gün nefes aldırılmadan sistem kurulum işlerinde çalıştırıldığını söyledi.
Bu durumda Köfteci Yusuf’un, lokantasında servis elemanı olarak çalıştırdığı lise veya üniversite mezunu personeline ödediği maaş ve sağladığı ek imkanlar; bilişim firmasının program ve donanım hizmeti sunduğu kurumlarda bilgi ve teknik beceri gerektiren işleri yaptırdığı nitelikli personele ödediği maaşla karşılaştırılamayacak kadar iyi…
-Edirne’de bir elektrik tamiri ve montaj dükkanında çalışan 4 kişiye aldıkları eğitimler ve esas meslekleri sorulduğunda; tarih öğretmeni, askerde uzman erbaş, muhasebeci, felsefe lisans ve yüksek lisans mezunu oldukları öğreniliyor.
Bu kişiler üniversiteyi bitirdikten sonra edindikleri bilgi ve entelektüel formasyonla eğitimci veya beyaz yakalı olarak çalışmayı planlarken; ne zaman sonra kendilerini bir tamir atölyesinde el becerileri ve bedenleriyle çalışır halde buluyorlar.
Aslında liseyi bitirdikten hemen sonra başlayıp ustalaşabilecekleri bir işe; hiç gereği olmadığı halde bir çok sınavdan, cendereden geçerek ve onca maliyetlere katlanarak 5-6 yıl, belki daha fazla süre sonra başlamış oluyorlar. Elbette ki, 5-6 yıl üniversitede oyalanma, başka şehirlerin yurtlarında, kafelerinde vakit öldürme pahasına…
Sonuçta ne fark ediyor? Bu süre zarfında aslında hiç kullanmayacakları bir eğitim ve mesleki formasyonu kazanmış oluyorlar. Somut olarak işlerine pek yaramayacak olsa da bilgi seviyeleri artıyor.
İşte çağımızda eğitimli insanın dramı ve karşılaştığı akıbet bu…
Bu karşılaştırma, Türkiye’de istihdam piyasasına arz edilen işgücünün niteliği ile piyasanın talep ettiği arasındaki çarpıklık ve asimetriyi net bir biçimde ortaya koyuyor.
Hatırlayalım, eskiden Yeşilçam filmlerindeki diyaloglarda şu tarz ifadeler geçerdi: “Okuyup bir baltaya sap olamadık. Bari sen benim gibi yapma; oku da hayatın kurtulsun”
Şimdi bu hitapta kurulan denklem, tamamen tersine döndü. Bugün yıllarca üniversitede okumanın, üstüne yapılan yüksek lisansın ülkemizde getirdiği somut ve reddedilemez olumsuz şartlar, artık açıkça “Bu kadar süre okuduk, bir işe yaramadı; sonunda işsiz kaldık” şeklinde sonuç veriyor.
Ne yazık ki tıp, hukuk ve çok az sayıdaki üniversitenin bazı seçkin mühendislik bölümleri dışında okumanın getirdiği sonuç hep aynı. Bunun tersini iddia etmek, neredeyse mümkün değil. Ülkemizde özellikle son 20 yılda okuma imkanları, üniversiteye erişim; yüksek öğretimin kapsamı, çeşitliliği, yaygınlığı, toplumun geniş kesimlerine nüfuz etme oranı arttıkça; üniversite diploması sahibi eğitimli insan olmak cezalandırıcı, hayıflandırıcı hatta hayat karartıcı bir kadere uğramak anlamına geliyor.
Bundan bir kaç gün önce, sosyal medyada ODTÜ bilgisayar bölümü mezunu mühendisin iş bulamadığından söz ediliyordu.
Bu nasıl bir sistem ki, yıllarınızı verip ülkenin en iyi üniversitesinde, en yüksek puanlarla girip okuduğunuz bölümden aldığınız diploma başınıza problem oluyor.
Düpedüz işsiz kalıyorsunuz.
Liseden sonra okumayıp bir el becerisi; elektrik veya tesisat ustalığı öğrenseniz paraya para demiyorsunuz.
Geçenlerde bir sosyal medya paylaşımında konu edinilen, bir binanın terasındaki 80 m2 lik bir bölümün dikilen demir profiller üzerinde sacla kapatılması için 120 bin liraya alınan ve kullanıma hazır hale getirilen malzemenin sadece montajı için demir kaynak ustalarınca 360 bin TL, yani malzeme bedelinin 3 katı işçilik bedeli talep edilmesi; ustalık ve el becerisi bedellerinin ne derece astronomik düzeylere geldiğini gösteren çarpıcı bir örnektir.
Türkiye, son yirmi yılı aşkın dönemde yükseköğretimin kapsamı, yaygınlığı ve öğrenci kapasitesi bakımından tarihinin en büyük genişlemelerinden birini yaşadı.
2002 yılında 76 olan üniversite sayısı, 2026 döneminde 2.7 kat artarak 208’e; yükseköğretimdeki toplam öğrenci sayısı da 1.9 milyondan 3.3 kat artarak yaklaşık 6–7 milyon düzeyine yükseldi.
Ancak bu genişleme, ülkenin ekonomik yapısı, üretim düzeyi, istihdam kapasitesinin özellikleri ve ihtiyaçlarıyla uyumlu bir şekilde sağlanamadı.
Türkiye’deki bu hızlı ve yaygın üniversiteleşme hamlesi; aynı zamanda dünyada işgücünün niteliğinin, üretim kompozisyonunun ve mesleklerin ekonomik değerinin köklü biçimde değiştiği bir döneme rastladı. Üniversitelilik bizde hızla artarken dünyada bilgi teknolojilerinin yaygınlaşması, dijitalleşme, otomasyon, yazılım sistemleri ve giderek yapay zekâ uygulamaları; geleneksel beyaz yakalı mesleklerin iş tanımlarını, istihdam şartlarını ve piyasadaki değerlerini zaten dönüştürmeye başlamıştı.
Başka bir ifade ile, Türkiye üniversite mezunu sayısını olağanüstü ölçüde artırırken, dünya ekonomisinde üniversite diplomasının tek başına sağladığı mesleki ayrıcalık ve ekonomik güvence giderek zayıflıyordu.
Bir ülkenin eğitim sisteminin yetiştirdiği insan gücü ile ekonomisinin üretim yapısı arasında; işgücü arzı ve talebinin buluştuğu doğal ve işlevsel bir karşılıklılık ilişkisi bulunması gerekir.
Yüksek teknolojiye, araştırma ve geliştirmeye, mühendislik bilgisine, tasarıma, patent ve fikri mülkiyete dayanan, yüksek katma değerli ürün ve hizmetler üreten bir ekonomi; doğal olarak çok sayıda nitelikli mühendis, araştırmacı, bilim insanı, yazılımcı ve uzman istihdam eder.
Buna karşılık düşük ve orta-düşük teknoloji yoğunluklu, geleneksel imalat, montaj, inşaat, ticaret ve standart hizmet faaliyetlerinin ağırlık taşıdığı bir ekonomide; üretim süreçlerinin önemli bir bölümü teknik beceriye, uygulama deneyimine, ustalığa ve ara insan gücüne dayanır.
Türkiye’nin üretim yapısı, belirli sektörlerdeki teknolojik ilerlemelere ve uluslararası rekabette başarı gösteren şirketlerine rağmen; yüksek katma değerli, yenilikçi ve bilgi yoğun faaliyetleri ekonominin geneline yeterince yaygınlaştıramamıştır.
Aynı zamanda Türkiye ekonomisi; işgücü verimliliği, teknoloji geliştirme kapasitesi, yenilikçilik, marka değeri ve küresel pazarlarda yüksek fiyatlama gücü bakımından da gelişmiş sanayi ekonomilerinin hayli gerisinde bulunuyor.
Dolayısıyla üretim sektörlerinin önemli bir bölümünde, üniversitelerin yetiştirdiği yüksek eğitimli işgücü arzına karşılık gelecek nitelikte ve sayıda iş alanı oluşturulamıyor.
Yüksek teknoloji geliştiremeyen, araştırma ve tasarım kapasitesi sınırlı olan, ağırlıklı olarak standart ürün veya hizmet sunan bir işletmenin; çok sayıda yüksek eğitimli uzmanı istihdam etmesini gerektirecek ekonomik bir zorunluluğunun bulunmayacağı açıktır.
Bu nedenle Türkiye’de üniversite mezunlarının çoğunun, aldıkları eğitimin ve sahip oldukları diplomanın karşılığı olan mesleki faaliyetlerde ve uzmanlık alanlarında değil; daha genel nitelikli, daha düşük beceri gerektiren veya doğrudan eğitim alanlarıyla ilgisi bulunmayan işlerde çalışmaları kaçınılmaz hale geliyor.
İşte, mühendislik mezunlarının satış, operasyon veya rutin teknik destek işlerinde; sosyal bilim branşlarından mezun olanların perakende ve hizmet sektöründe; farklı alanlarda yüksek lisans yapmış kişilerin ise eğitimleriyle ilgisiz mesleklerde istihdam edilmesi, bu uyumsuzluğun görünür ve kaçınılmaz sonuçlarıdır.
Burada sorun yalnızca işsizlik değildir.
Diplomalı işgücünün, eğitim düzeyinin altında nitelik gerektiren işlerde çalışması ve sahip olduğu bilgi birikimini üretim sürecinde kullanamaması, yani “eğitim ve beceri uyumsuzluğu” ile “aşırı eğitimlilik” de ciddi bir planlama eksikliği ve ekonomik kaynak kaybıdır.
Eğitimli insan kaynağı fazlalığı tablosunun diğer yüzünde ise, mesleki ve teknik beceri gerektiren işlerde ortaya çıkan işgücü yetersizliği bulunuyor.
İşgücü piyasasında mesleki beceri arzının yetersiz kaldığı; elektrik tesisatı, kaynakçılık, metal işleme, makine bakım ve onarımı, sıhhi tesisat, endüstriyel montaj, kalıpçılık, teknik servis ve benzeri alanlarda ücretlerin ve hizmet bedellerinin astronomik düzeylere yükselmesi, işte bu bu nedenle şaşırtıcı değildir.
Dolayısıyla Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu sorun, yalnızca bir eğitim veya istihdam meselesi değil; eğitim sistemi, insan gücü planlaması, üretim yapısı ve teknolojik dönüşüm arasındaki derin yapısal uyumsuzluğun yansımasıdır.
Yapay zekâ ve otomasyonun dünyada çalışma hayatını köklü biçimde dönüştürdüğü bir dönemde, bu çarpıklığın sürdürülmesinin ekonomik ve toplumsal maliyeti giderek ağırlaşacaktır. Dolayısıyla Türkiye, üniversiteleri ve verilen diploma sayısını arttırmayı; eğitim ve kalkınma başarısı olarak görme anlayışını blr an önce terk etmelidir.
