İbn Arabi’nin kıyamet tahmini

Hallac-ı Mansur ‘ene’l Hak/ben Hakk’ım demekle küfre girmiştir. Zahiren irtidat ettiği için idam edilmesi gerekiyordu. Ancak batında davası doğrudur. Allah’la bir çeşit ittihad halinde olduğu için mazurdur. Yani Hallac’ın davası batında doğru, zahirde batıldır.”

Hallac-ı Mansur’un idam edilmesi hakkındaki geleneksel Sünni görüş aşağı yukarı böyledir.

Hallac’ın idam ediliş hikayesi korkunçtur. Kırbaçlanması, burnunun, ellerinin, kollarının, ayaklarının en sonunda başının kesilmesi ve yakılması. Yine tarihin utanılacak bir sayfası. Büyük rezillik.

Hallac’ın dilinden sadır olan sözleri ve benzerlerini sufiler ‘şatah’ diye adlandırıyor.

Muhammed Abid el-Cabiri Arap Aklının Yapısı’nda ‘şatah’a örnek olarak Bayezid-i Bestami’nin ifadelerini aktarıyor. (Mana Yayınları.)

“Kendimi tenzih ederim, şanım ne yücedir,” “Çadırımı arşın karşısına kurdum,” Allah’a hitap ederken söylediği “Sen benim aynamdın, sonra ben ayna oldum.”

Cabiri ‘şatah’ı şöyle açıklıyor: “Şatah mutasavvıfın çoğunlukla garip ve karmaşık bir ibare ile açıkladığı bir iddiadır. Sufi dünyayla bütün alakasını keserek tüm varlığıyla Allah’ı düşünmeye yönelirse kendisine güçlü bir vecd hali gelir. Bu hal aracılığıyla kendisiyle Allah arasında bir çeşit ittisalin veya ittihadın oluştuğunu zanneder ve bu hali kontrolsüz ibarelerle ifade eder. Bazen ifadedeki zamirler birbiriyle yer değiştirir. Bu hal içindeki kişi Allah’a münacaatında ve O’nu zikrederken ikinci tekil veya üçüncü tekil şahıs zamirini kullanmak yerine birinci tekil şahıs zamirini kullanır. Sanki kendisi Allah olmuş veya Allah kendisine hulul etmiş gibi konuşur. Bu durumda sufi ‘sekr’ (sarhoşluk) halindedir denilir.”

Böyle bir hal olabilir mi? İnsan Allah ile ittihad edebilir mi?

Baştan belirteyim, Cabiri bu düşünce tarzına mesafeli. Uzak duruyor.

Belki Allah’ın varlığının bütün varlığa nüfuz ettiği düşüncesi böyle bir ‘ittihad’ fikrine yaklaşmayı kolaylaştırabilir.

Benim anlayabildiğim, böyle bir ‘hal’ mümkünse bile üzerine bir şey bina edilemez. Mümkün veya değil, o ‘hal’i tecrübe ettiğini düşünen kimseden başkası için bağlayıcı değildir.

Şeyhu’l Ekber Muhyiddin İbn Arabi’yi okuyanınız var mı?

Ben biraz okudum. Her defasında yarım bıraktım. Düşünceleriyle baş edemedim. Sonunda yazdıkları ‘ilim’ miydi, ‘fikir’ miydi? Hakikat mıydı bir nevi ‘şatahat’ mıydı emin olmaya çalışmaktan vazgeçtim.

Yeri geldiğinde Firavun’u anlamaya çabalaması, Nuh Aleyhisselam’ı tenkid etmesi, müşriklerin neye tapınırlarsa tapınsınlar tapındıkları şeyin Allah’tan başkası olamayacağını söylemesi… Gibi şeyler beni püskürttü.

Bu dediklerimin benim anlayışımın kıtlığına yorulmasını umursamam.

Bunlara bakıp İbn Arabi’yi niye tekfir etmediğimi sorgulayanlara da fazla bir diyeceğim yok.

İbn Arabi’nin ya da başka bazı sufilerin, hatta kelamcıların, akaidcilerin Allahu Teala hakkında anlattıklarının önemli bir kısmı insanın bir kesinliğe ulaşmasının mümkün olmadığı şeyler.

O’nun hakkında, O’nun kudretinin, bilgisinin sınırsızlığı hakkında ulaşabileceğiniz her kanaat eksiktir.

Keşif ehlinin keşfetmesi gereken hakikatlerden birisi bu olmalı.

Cabiri kitabının ‘irfan’la ilgili kısmında İbn Arabi’nin (H. 560-638, M. 1165-1240) görüşlerine geniş yer veriyor.

İbn Arabi Allah’ın mahlukatın sırlarını, kitabının anlamlarını hitabının işaretlerini ehlullaha açıkladığını, ehlullahın Allah’ın kitabını izahlarının işaretlerden ibaret olduğunu söylüyor. Bunu ispat için Fussilet Suresi 53. Ayet’ten yararlanıyor.

“Onlara ayetlerimizi nefislerinde ve ufuklarda göstereceğiz.” Bunu da ayetteki hitabı ve anlamı ‘ariflere’ diye değiştirerek yapıyor.

Cabiri’den devam edelim:

“Böylece ayetin anlamı şu olur: Allah ayetlerinin zahirini sufilere öğretir. Sadece sufilere has olan batınını da onlara öğretir. Bunu da onların nefislerine ‘ilka’ eder. Zahir kitabın nebilere indirilmesidir. Batın ise AIllah’ın kitabının anlamını ariflerin kalplerine indirmesidir.”

Kur’an’ı Peygamber’in ashabı mı daha doğru anladı yoksa ‘arifler’ mi?

İbn Arabi’nin yaklaşımı:

“Bugün bütün alem Hz. Peygamber’in vefat ettiği andan itibaren uykudadır. O, diriltilinceye kadar kendisini Hz. Peygamber’in suretinde görmektedir. Biz, -Allah’a hamdolsun- alemin uykuda olduğu bu gecenin son üçte birlik devresindeyiz. Allah gecenin son üçte birinde dünya semasına tecelli ettiği için çok yakın olan bu tecellisi marifet, ilim ve manaları en kamil vecihleriyle verir. Dolayısıyla bu ümmetin sonunun ilmi Hz. Peygamber’in vefatından sonra bu ümmetin ilk mensupları ve ortasındakilerden daha kamildir. Bu ümmetin son üçte birlik devri geldiği zaman Hak tecelli eder ki o da bizim devrimizdir. Bu tecelliyle Allah rivayetlerin lafızlarının veremediği bilgi, marifet ve sırları kalplere ilka eder.”

“Gerçekten de tehlikeli bir iddia! Fakat bunun tehlikesini azaltacak yegane şey tekrar dünya hayatına gönderilse idi İbn Arabi’nin bu görüşünden vaz geçmesi veya en azından bir düzeltmeye kendisini zorunlu görmesi olurdu. Çünkü başlangıcını Hz. Peygamber’in zamanının, üçte birinin ise bizzat kendi zamanı yani yedinci hicri asrın teşkil ettiği gecenin artık bizim çağımıza ulaşmadan en az dört asır önce sona ermiş olması gerekirdi.”

Merhum Cabiri muhakkak şunu da biliyordu. İrfani bilgi sisteminde çıkış yolları namütenahidir. Zaman bükülür, genişletilir, zaman içinde zaman yaratılır. Yani İbn Arabi yeniden dünyaya gönderilseydi bu durumu açıklamanın da bir yolunu bulurdu.

YORUMLAR (3)
3 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.