Hukuk Mahkemeleri Kanunu mimarı Prof. Dr. Muhammet Özekes, CHP’ye yönelik İstinaf Mahkemesi’nin verdiği ‘mutlak butlan’ kararını değerlendirdi. Özkes verilen bu kararın, atipik, Türk hukuk siteminde aslında karşılığı olmayan izahının zor olduğunu belirtiyor ve 17 maddede süreci ûsul hukuku açısından ele alıyor.
CHP Kurultayı ile ilgili olarak verilen Ankara Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) Kararı birçok açıdan değerlendirilmiştir. Ancak karar aynı zamanda ve asıl (görev, yargı yolu, anayasa hukuku, seçim hukuku, kamu hukuku, ceza hukuku tartışmaları ve bu yöndeki doğru olup olmaması bir yana) usûl hukuku sorunudur. Karar hem yargılama hem esas hem de tedbir bakımından birçok usûl sorununu ve yanlışlığını barındırmaktadır. Bu süreçte tarafımıza birçok soru yöneltilmiş; ancak konunun sıcaklığı içinde alelacele bir değerlendirme yapmanın sakıncası, ayrıca ortaya çıkan siyasî tartışmanın içinde söylenecek sözün kaybolma ihtimal sebebiyle bu sorulara acele cevap vermeyi doğru bulmadık. Bu konuda yaklaşık otuz sayfalık daha ayrıntılı ve akademik temelli, atıflı ve dip notlu makalemize lexpera blog’tan ulaşmak mümkün. Özet değerlendirmemiz şöyledir:
1.) Kararda görev olarak ifade edilse de, aslında ciddî bir yargı yolu/kolu sorunu mevcuttur. Seçim yargısının alanına girilerek ve kesinleşmiş seçim süreçleri yok sayılarak karar verildiği şeklinde çok net eleştiriler mevcuttur. Bu konudaki aslî tartışmaları anayasa, kamu ve seçim hukuku alanında çalışanlara bırakmakla birlikte, kararın veriliş şekli, gerekçesi ve sonuçları da dikkate alındığında, özellikle gerekçenin bu konuda tatminkâr olmaması karşısında, konunun seçim yargısının alanına girdiğini söylemek daha mümkündür. Verilen bu karar, atipik, hukukumuzda aslında karşılığı olmayan, hukuk düzenimizde yer bulması ve izahı zor bir karardır. Bunu baştan bilerek ve kabul ederek tüm yorumları yapmak gerekir.
2.) Parti Kurultay’ında bazı sorunların olması, hatta bunların suç oluşturması başka bir şeydir, bunun için Kurultay’ın ve kararların geriye dönük olarak iptali başka bir şeydir. Sorumlular hakkında gereği yapılabilir, ilgili hukukî süreçler işletilebilir. Ancak seçim yargısı denetiminden geçmiş, kesinleşmiş bir sürecin mutlak butlanla hükümsüz sayılıp iptali başka bir şeydir. Yargıtay’ın bu tarz durumlarda (sendikalar, dernekler, birlikler, şirketler vs.) çok sık ve farklı tüzel kişilikler için kabul ettiği etki kuralı gereğince, olanın sonuca etkisi ve sonucu değiştirme durumu araştırılmadan karar verilmesi de hatalıdır; en hafif haliyle eksik ve yetersiz incelemedir.
3.) Şayet konunun seçim yargısının alanına girmesine rağmen adlî yargıda (medenî yargı içinde) karar verilmesi durumu ortaya çıkmışsa, YSK’nın boşanma kararı veya taşınmaz ya da alacak davası hakkında karar vermesinden, sulh hukuk mahkemesinin, ağırlaştırılmış müebbet hapis kararı vermesinden hiçbir farkı yoktur. Açık yargı yolu/kolu ihlâli olduğunda ise, bunun Uyuşmazlık Mahkemesi tarafından dahi giderilemeyecek bir temel anayasal sorun olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü, YSK denetiminden geçmiş işlemlerin kesinliği karşısında bu tür yargı kolu/alanı sorunu çıkmayacağı ön kabulü ve Anayasa düzenlemesi söz konusudur. Bu tür durumlarda gerek yabancı doktrinde gerekse konuyla ilgili Türk doktrininde, verilen hükmün duruma göre yok, en azından etkisiz (yani icra edilemez, uygulanamaz) hüküm sayılabileceği kabul edilebilmektedir, bu potansiyeli vardır. Nitekim Mahkemenin “gereği için” başta YSK olmak üzere seçim organlarına kararın gönderilmesi yönünde karar vermesine karşı, YSK’nın ise, bizim adlî yargı organlarının kararlarını icra etmemiz söz konusu değil, şeklinde açıklaması da buna işaret etmektedir.
4.) Bu sorunun eninde sonunda YSK’nın önüne geleceği açıktır. Özellikle bir erken seçim kararı söz konusu olursa, bu karar durumu doğrudan etkileyecektir. O sebeple, asıl icra makamı olarak YSK’nın ya bu kararın seçim yargısı ve hukuku bakımından bir etkisi olmayacağını ya da Mahkeme kararına göre hareket edileceğini açıklaması önemlidir. Birincisi, kararın seçim yargısı bakımından etkisiz bir karar olduğu anlamına gelecektir. İkincisinde ise birçok sorun söz konusudur. Örneğin, Partinin kurultaysız kalmanın sonuçlarıyla karşılaşması ve seçime girememesi ihtimali ortaya çıkabilir. O sebeple YSK bu kanaatteyse bu görüşünü açıklayarak en azından bu sorunun giderilmesinin yolunu açmalıdır. Aksi halde şu anda sessiz kalıp daha sonra partinin seçime girmesine engel olursa, bu bilinçli şekilde bir soruna ve mağduriyete sebep olmak anlamına gelmektedir. Böyle durumlarda Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da dikkat çekildiği üzere, yargı organlarının ihmalî ve yanlış davranışlarından dolayı hak sahiplerinin haklarından mahrum bırakılması sonucu doğacaktır.
5.) Kararda gerekçe yapılan hususların hemen hemen hepsi, henüz karar aşamasına gelmemiş, esas numarası ile yürütülen hukuk ve ceza davaları olduğu görülmektedir. Kararın gerekçesinde, bu yargılamaların safahatları anlatılmış, hatta bir dosyadaki mazeret meselesi üzerinde aslında sonuca etkili değilken (normla bir mahkeme kararında pek rastlanmayacak şekilde) uzun uzun durulmuştur. Fakat dosyaların bir kısmında henüz usûlî işlemler dahi tamamlanmamıştır. Ceza dosyalarında ise henüz karar verilmemiş ve iddialardan ibaret bir durum söz konusudur. Mahkemenin temel gerekçesi olarak, bu yargılamaların safahatı anlatıldıktan, hatta bazılarında duruşma talikleri olduğu belirtildikten sonra ilgili paragrafların sonunda, sanki bir ispat gerçekleşmiş gibi “anlaşılmaktadır” denilmiştir. Usûl hukukumuzda, hüküm verilmemiş, hatta kesinleşmemiş dosyalar hükme esas alınmaz, ispatı gerçekleştirmiş olmaz, belirtelim ki “anlaşılmaktadır” şeklinde bir ispat yöntemi de yoktur.
6.) Yerleşik Yargıtay uygulamasında neredeyse istisnasız şekilde, özellikle bir ceza davasının sonucunun hukuk davasını etkileyeceği düşünülüyorsa, o zaman bu dosyaların “bekletici sorun” yapılması gerektiği sürekli ve ısrarlı olarak vurgulanmaktadır. Mahkeme bu dosyaların sonucunun mevcut Kurultay davasını doğrudan etkilediğini düşünüyorsa, en fazla bekletici sorun kararı vermesi gerekirdi, hatta Yargıtay’a göre bu zorunludur. En basit ticarî dosyalarda, asliye hukuk davalarında dahi uygulanan bu temel yöntem, bu kadar önemli davada uygulanmamış, gözardı edilmiştir.
7.) Ayrıca, gerekçede bu dosyalar dışında somut, açık, kesin bir delil bulunmamakta, genel geçer matbu ifadelerle gerekçe ifade edilmektedir. Kararın gerekçesine bakıldığında, ne usûl hukukumuzda normal bir davada esas alınan “tam ispat” ne de sınırlı durumlarda ve geçici hukukî korumalarda dikkate alınan “yaklaşık ispat” şartı karşılanmıştır. Sadece ayrıntılandırılmış, ispat niteliği olmayan bazı iddialar ve henüz kesinleşmemiş, hatta karara bağlanmamış bazı ihtimaller üzerinden hüküm ve tedbir verilmiştir.
8.) Karar bu kapsamda gerekçe yönünden de oldukça zayıftır. Anayasa ve özellikle Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda belirtilen gerekçenin temel unsurları mevcut değildir. Çünkü, somut, açık, davacıların delillerinin davalı tarafın delillerine neden üstün tutulduğu belirtilmemiş, ifade edilen dosyaların somut olarak Kurultay sonucunu nasıl etkilediği açıklanmamıştır. Özellikle adil yargılanmayla bağlantılı “hukukî dinlenilme hakkı” kapsamında kararın somut ve açık olarak gerekçelendirilmesi gerekmektedir. Bazı davaları arka arkaya sıralamak usûl hukuku anlamında bir gerekçe oluşturmamaktadır. Doktrinde ve yargı kararlarında, bu şekilde denetime elverişli olmayan gerekçelere “soyut gerekçe”, “görünürde gerekçe”, “formül veya matbu gerekçe”, “sözde gerekçe”, “şeklî gerekçe” denilmektedir. Oysa bu kadar önemli bir davanın gerekçesi, oldukça kapsamlı ve altlama faaliyetini tam karşılaması gerekir.
9.) Özellikle verilen tedbir kararı geçici hukukî koruma hukuku bakımından birçok sorunu içinde barındırmaktadır. Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, bu tedbir kararına karşı kanun yolunun açık olduğu konusunda bir tereddüt yoktur. Şayet, ilk derece mahkemesi bir tedbir kararı vermiş, bölge adliye mahkemesi bunu istinafen incelemişse, bu istinaf kararına karşı Yargıtay yolu, temyiz yolu kapalıdır. Ancak, ilk defa bölge adliye mahkemesinde ve istinaf aşamasında bir tedbir kararı verilmişse, henüz bu karar bir kanun yolu denetiminden geçmediğinden ilk derece kararı gibidir, buna karşı Yargıtay’a başvurulabilir ve buradaki inceleme istinafen yapılan bir incelemedir. Şayet bölge adliye mahkemesi tedbire karşı başvurulacak bu yolu kapatmak isterse HMK m. 346 ve 366 çerçevesinde bu kararına karşı Yargıtay’a başvurulabilir. Yargıtay’ın da bunun üzerine acele bir incelemeyle karar vermesi gerekir. Kanun yolunun kapatılması, açıkça hak aram özgürlüğü ihlâlidir. Bölge adliyesi tedbir kararı verirken, bu kanunda açıkça yazmasa da, yasak değil denilerek tedbir yetkisini kabul edip, ancak denetime gelince kanun yolu ifadesini sadece istinaf olarak daraltıp denetimi mümkün kılmamak başlı başına çelişki olur.
10.) Tedbir bakımından HMK m. 389’un şartlar oluşmamıştır. Ayrıca yukarıda açıklandığı üzere yaklaşık ispat şartı da sağlanamamıştır. Kaldı ki, Mahkeme de sadece istinaf incelemesinde de tedbir kararı verilebileceğinin gerekçesini yazmış, onun dışında tedbire ilişkin ciddî bir gerekçe yazmamış, yaklaşık ispatı sağlayıcı açıklama yapmamıştır. Mahkeme mutlak butlan kararı varsa, kamu düzeni gereği tedbir kararı da verilmelidir faraziyesinden hareket etmiştir.
11.) Tedbir kararı sonucu baştan sağlayıcı, hem de oluşacak kesin karardan daha fazlasıyla öne çeken bir karardır. Bu açıdan tamamen yanlış ve tedbir hukukuna aykırıdır. Yargıtay, hatta bölge adliye mahkemeleri daha hafif durumlarda dahi sonuca etkili karar olmayacağı gerekçesiyle bu tür talepleri reddederken, burada sonucu da aşan bir karar verilmesi, tüm bu yerleşik görüş ve kararlara aykırıdır.
12.) Tedbir kararının nasıl uygulanacağı ve etkisi sorunu da vardır. Normalde bir tedbirin amacı bir sorunu geçici olarak çözmekken, çalışmanın içerisinde bu tedbirin ortaya çıkartacağı en az altı yedi bağımsız sorun ortaya konulmuştur. Sorun çözmesi gereken tedbirin, kendisinin büyük bir sorun olması hukuken çözümsüz bir sorundur.
13.) Kişilik haklarına (keza aile hukukuna, taşınmaz malların aynına) ilişkin kararlar kesinleşmeden icra edilemezler, tedbiren dahi mümkün olmaz. Örneğin, tapu iptal ve tescil davasında, tedbiren tasarrufu engelleyici kararlar verilebilir, ancak tescil anlamına gelecek mülkiyeti değiştirici kararlar tedbiren verilemez. Yine bir boşanma davasında nafaka ve velayete ilişkin tedbir kararı verilebilir, ancak boşanma kararının geçici de olsa nüfusa kaydı kararı verilemez. Oysa Kurultay kararında, bazı geçici tedbirler alınmakla yetinilmemiş, adeta hüküm kesinleşmiş gibi, asıl hükümdeki hususlar tedbire aktarılmıştır.
14.) Şayet bir tedbir kararı verilecekse o zaman da tedbirin, objektif koruyucu niteliği olmalıdır. Bu sebeple uyuşmazlığın tarafları ve menfaati zıt olanlar arasından birilerini tedbiren görevlendirmek olmamalı, Partide bağımsız ve tarafsız kişilerden bir atama yapılmalıdır. Bu da yapılmamıştır.
15.) Tedbir kararı ile birlikte 2023 Kurultayında seçilen organların görevi tamamen sona ermemiş, tedbiren atananlar da tam ve mutlak olarak görevlendirilmemiştir. Ortada olsa olsa tüm sorunlarına rağmen tedbiren görevlendirilmiş bir yönetim söz konusudur. Bunun sonucu olarak, bu karar yine de geçerli sayılacaksa 2023 Kurultayı ile gelen organların durumu şu anda askıdadır, ancak asıl kararın kesinleşmesi ile kesin halini alabilir. Tedbiren atananlar ise ancak tedbirle sınırlı bir konumdadırlar; onların da kalıcı bir etki doğuracak konumları şu anda yoktur.
16.) Tedbiren atanan yönetim adeta Mahkeme adına işlem yaptığından, tedbiren yaptıkları iş ve işlemlere karşı gerekli hukukî yollara başvurulabilir, hem atayan hem görevlendiren merciye karşı gerekli süreçler işletilebilir.
17.) Tedbir kararı ile tüzel kişiliğin aslî iradesini ve o iradeyi temsil edenlerin durumunun ortadan kaldırılması söz konusu olmaktadır ki, bu da örtülü kapatma anlamına gelir. Bu sebeple gerekli görülüyorsa, yeni bir Kurultayın toplanması gibi işlemler de gerekli şartlar sağlanarak yapılabilir; hatta seçime girememe gibi bir risk varsa bu aynı zamanda bir zorunluluk da oluşturabilir. Geçici yönetimler, tüzel kişilik genel ve temel iradesinin yerine geçemez; kalıcı etki oluşturacak işlemlere sebebiyet veremez. Bu durum tedbirin niteliğine aykırıdır.
Prof. Dr. Muhammet Özekes, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi ve Hukuk Mahkemeleri Kanunu mimarı.
