Görüşler

Çocuklarımızı şiddete teslim edemeyiz

Çocuklarımızı şiddete teslim edemeyiz

Kültür ve Millî Eğitim Eski Bakanı Prof. Dr. Hüseyin Çelik, geçtiğimiz yılın sonunda yaşanan ve bu yılın eğitim döneminde de devam eden okuldaki şiddet olaylarını yazdı. Kahramanmaraş, Şanlıurfa, Manisa ve İstanbul’daki olayları tek tek ele alan Çelik “Çocuklarımızın içinde yetiştiği sosyal ve psikolojik iklim üzerinde ciddi biçimde düşünmek zorundayız” diyor.

Daha önce Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesinde bir okulda yaşanan ve bir öğretmenimizle sekiz öğrencimizin hayatını kaybettiği elim hadisenin ardından “Eğitim, Şiddet ve Toplumsal Sorumluluk Üzerine” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. O yazıya şu soruyla başlamıştım:

“Bu değerlendirmeyi neden bugün yapıyorum, neden hadisenin yaşandığı gün değil de birkaç gün sonra konuşmayı tercih ettim?”

Çünkü böylesine ağır hadiselerin hemen ardından, bilgiler henüz netleşmeden ve insanların acısı henüz çok tazeyken hüküm vermenin doğru olmadığını düşünüyorum.

Ancak bu eğitim-öğretim yılında peş peşe yaşanan olaylar, sadece sosyal medyada bir kınama veya başsağlığı mesajı yayımlayıp geçmenin yeterli olmadığını, bu meseleyi yeniden, daha ciddi ve daha kapsamlı biçimde ele almamız gerektiğini gösteriyor.

22 Eylül’de Manisa’nın Turgutlu ilçesinde bir okulun yakınında meydana gelen silahlı saldırıda 11 öğrencimiz yaralandı. 28 Eylül’de Van’ın Tuşba ilçesinde 7. sınıfta okuyan bir öğrencinin okula pompalı tüfekle gelmesi, zamanında yapılan müdahale sayesinde herhangi bir can kaybı veya yaralanma yaşanmadan önlendi. Son olarak İstanbul Başakşehir’de, Kayaşehir Şeyh Şamil İmam Hatip Ortaokulu’nda meydana gelen bıçaklı saldırıda bir evladımızı kaybettik, yedi öğrencimiz yaralandı.

Hayatını kaybeden yavrumuza Allah’tan rahmet, ailesine ve yakınlarına sabr-ı cemil; yaralı öğrencilerimize acil şifalar diliyorum.

Elbette her olayın kendine mahsus sebepleri ve şartları vardır. Birbirinden farklı hadiseleri aynı torbaya koyarak aceleci hükümler vermek doğru olmaz. Ancak kısa zaman aralıklarıyla çocukların, okulların, silahın, bıçağın ve şiddetin yan yana geldiği bu tabloyu da görmezden gelemeyiz. Çocuklarımızın içinde yetiştiği sosyal ve psikolojik iklim üzerinde ciddi biçimde düşünmek zorundayız.

Konuyu sadece “okul güvenliği” başlığı altında ele almak bana göre meselenin en kolay tarafına bakmak olur. Bir çocuğun okula silahla veya kesici bir aletle girebilmesi elbette son derece ciddi bir güvenlik problemidir. Gerekli tedbirler alınmalı, varsa ihmaller ortaya çıkarılmalı ve sorumlular hakkında gereği yapılmalıdır. Burada üzerinde durmamız gereken, çocuğu o noktaya getiren şartlardır.

Yıllarca eğitim meseleleriyle uğraşmış, üniversitede hocalık yapmış ve Millî Eğitim Bakanlığı sorumluluğunu taşımış biri olarak şunu açıkça ifade etmek isterim: Okul, toplumdan tecrit edilmiş bir alan değildir. Çocuk evde gördüğünü, sokakta işittiğini, televizyonda seyrettiğini, internette karşılaştığını ve yetişkinlerin davranışlarında gördüğü örnekleri beraberinde okula taşır. Eğer toplumun genelinde ürettiğimiz kültürle okullarda karşılaştığımız çocuk davranışları arasında bir benzeşme varsa, bunun bütün sorumluluğunu öğretmenin veya okul müdürünün üzerine bırakmak ne hakkaniyetlidir ne de gerçekçidir.

Bugün sosyal medyadan siyasete, televizyondan günlük hayatımıza kadar giderek sertleşen bir dilin hâkim olduğunu görüyoruz. Tahammülsüzlük, hakaret, aşağılama ve ötekileştirme neredeyse sıradanlaşıyor. En küçük fikir ayrılığında birbirimizi mahkûm ediyor, konuşarak çözebileceğimiz meseleleri birer haysiyet kavgasına dönüştürüyoruz. Çocuklarımızın bütün bunları görmediğini ve bunlardan etkilenmediğini düşünmek herhâlde büyük bir safdillik olur. Evde başkalarını aşağılayıp çocuğumuza saygıyı, trafikte öfkemize yenilip ona sükûneti, siyasette kendimiz gibi düşünmeyeni düşmanlaştırıp gençlere hoşgörüyü öğretemeyiz.

Bir de işin dijital dünya tarafı var. Teknolojiyi suçlamak kolaydır. Fakat sorun teknolojinin kendisinden çok, çocuğun bu dünyanın içinde ne kadar yalnız ve denetimsiz bırakıldığıdır. Sosyal medya platformları, çevrim içi oyunlar ve algoritmalar artık çocukların boş zamanlarını aşan bir etkiye sahip; duygu ve davranış dünyalarını da şekillendiriyor.

Şiddet görüntülerinden siber zorbalığa, yaşlarına uygun olmayan içeriklerden suçun ve kabadayılığın cazip bir hayat tarzı gibi sunulmasına kadar geniş bir risk alanından söz ediyoruz. Bir çocuk merak saikiyle bir şiddet görüntüsüne baktığında, algoritma onun çocuk olduğunu, gördüklerinden nasıl etkileneceğini veya o görüntünün ruhunda nasıl bir iz bırakacağını düşünmüyor. Tam tersine, çoğu zaman benzer içerikleri tekrar tekrar karşısına çıkarıyor.

Anne ve babalar olarak çocuklarımızın matematikten kaç aldığını, deneme sınavında kaç net yaptığını büyük bir dikkatle takip ediyoruz. Peki telefonunda ne izlediğini, kimlerle konuştuğunu, kimleri örnek aldığını ve hangi içeriklerden etkilendiğini aynı dikkatle takip ediyor muyuz? Bir öğrencinin yüksek notlar alması onun mutlu, kendisiyle barışık ve öfkesini yönetebilen bir çocuk olduğunu göstermediği gibi, derslerinde başarısız olması da onun değersiz veya “kötü” bir çocuk olduğu anlamına gelmez.

Eğitimin asıl konusu insandır. Çocuğu sınav puanı, karne notu ve akademik başarı üzerinden değerlendirmekle yetindiğimizde, onun en önemli taraflarını gözden kaçırırız.

Bu sebeple hem ailelerin yaklaşımı hem de okullarımızdaki rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetleri çok daha büyük önem taşıyor. Çocuğun içine kapanması, öfkesini kontrol etmekte zorlanması, akran zorbalığına maruz kalması ya da davranışlarında ani değişiklikler görülmesi gibi işaretlerin erken dönemde fark edilmesi gerekir. Bunun için öğretmen, aile ve uzman arasında sağlıklı ve sürekli bir iletişim kurulmalı; sorun büyümeden çocuğa ulaşabilecek mekanizmalar işler hâle getirilmelidir. Her toplumsal problemi öğretmenin şahsî fedakârlığıyla çözmeye çalışmak da doğru değildir.

TÜİK’in 2025 yılı “Güvenlik Birimine Gelen veya Getirilen Çocuk İstatistikleri” de üzerinde ciddi biçimde düşünmemiz gereken bir tablo ortaya koyuyor. Çocukların güvenlik birimlerine gelmesine veya getirilmesine konu olan olay sayısı 609 bin 959. Suça sürüklenme sebebiyle güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocuklara isnat edilen suçlar arasında yüzde 41,6 ile yaralama ilk sırada yer alıyor.

Burada özellikle “suça sürüklenen çocuk” ifadesine dikkat çekmek istiyorum. Bu ifade, elbette işlenen fiilin sonuçlarını ortadan kaldırmaz; mağdurun yaşadığı acıyı da hafifletmez. Ancak çocuk söz konusu olduğunda yalnızca “Ne yaptı?” sorusunu sormanın yeterli olmadığını, onu bu noktaya getiren şartların da araştırılması gerektiğini hatırlatır. Bir çocuk eline bıçak ya da silah almışsa, yalnızca o silaha nasıl ulaştığını değil, şiddetin onun zihninde ne zaman ve nasıl bir çözüm yolu hâline geldiğini de anlamaya çalışmak zorundayız.

Şiddet sadece okulda karşımıza çıkmıyor. Trafikte, sokakta, aile içinde, televizyon ekranlarında, sosyal medyada ve zaman zaman siyasetin dilinde de farklı şekillerde kendisini gösteriyor. Suçun ve kabadayılığın güç göstergesi gibi sunulduğu, en ağır hakaretin en fazla görünürlük sağladığı bir kültürel iklimin çocuklar üzerinde hiçbir tesiri olmadığını söylemek mümkün değildir.

Dolayısıyla böyle hadiselerden sonra bütün faturayı tek bir kuruma kesmek kolaydır ama eksiktir. Elbette kamu kurumları kendi sorumluluklarını yerine getirmelidir. Ancak ailelerin, okulun, medyanın, siyasetin ve toplumun bütün kesimlerinin de kendi payına düşen muhasebeyi yapması gerekir.

Öte yandan, çocukların taraf olduğu böyle bir hadisenin hemen ardından isimleri, görüntüleri ve doğrulanmamış bilgileri sosyal medyada dolaşıma sokmaktan da kaçınmalıyız. Olay anındaki şiddetin, yaralı çocukların ve okul çevresindeki paniğin hiçbir süzgeçten geçirilmeden tekrar tekrar paylaşılması, yaşanan acının etkisini daha da büyütüyor. Unutmamalıyız ki sosyal medyada kontrolsüzce yayılan bütün bu görüntüler kendi çocuklarımızın da karşısına çıkıyor. Bir fiilin vahametini ortaya koymak başka şeydir; çocukları ve ailelerini teşhir ederek korku ve kaygıyı büyütmek başka şeydir.

Son dönemde yaşanan bütün bu hadiseler hepimiz için ciddi bir ikazdır. Birkaç gün konuşup sonra başka gündemlerin arasında unutmak yerine, çocuklarımızın hangi şartlar içinde yetiştiğine bakmak zorundayız. Çocuğu merkeze almak, yalnızca onun sınav başarısını önemsemek değildir. Onun zihnini, ruhunu, ailesini, arkadaş çevresini, öfkesini, yalnızlığını ve dijital dünyasını da hesaba katmaktır.

Bir çocuğun çantasındaki bıçağı okul kapısında bulmak elbette önemlidir. Fakat asıl mesele, o çocuk bıçağa ihtiyaç duyduğunu düşünmeden önce ona ulaşabilmektir.

Hayatını kaybeden evladımıza bir kez daha Allah’tan rahmet, ailesine ve yakınlarına sabır; yaralı çocuklarımıza acil şifalar diliyorum.

Temennim, yaşadığımız bu acıların birkaç günlük tartışmalar arasında kaybolmaması; çocuklarımızın içinde yetiştiği sosyal, kültürel ve psikolojik iklim üzerine gerçek bir muhasebeye vesile olmasıdır. Çocuklarımızı korumak, okul kapısında alınacak güvenlik tedbirlerinin çok ötesinde bir sorumluluktur. Şiddetin onların gözünde bir seçenek, bir güç göstergesi veya bir problem çözme yolu hâline gelmesini önlemek zorundayız.

*Prof. Dr. Hüseyin Çelik, Kültür ve Millî Eğitim Eski Bakanı, Öğretim Üyesi.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir