Görüşler

“Dindar/muhafazakâr”ların ahlakı neden zayıf?

“Dindar/muhafazakâr”ların ahlakı neden zayıf?

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Profesörü İlhami Güler, ahlak konusunu yazdı. Kimi dindar/muhafazakarların dini işine geldiği gibi yorumlayıp vecizelerini istediği gibi uyguladığını belirten Güler, tarihten bu güne kavramlarla konuyu irdeledi.

Bu yazı, dini kaale almayan, ona itibar etmeyen veya “dinsiz/ateist”, agnostik olduğunu iddia eden kişilerin ahlaki performansları ile -yani daha ahlaklı veya daha ahlaksız oldukları- ilgilenmez. Bu, ayrı bir analiz konusudur. Bu yazı, “Dindar-Muhafazakâr” olduklarını iddia edenlerin durumunu analiz eder. Bu sorunun, biri tarihten/teolojiden; diğeri “Çağın Ruhu”ndan gelen başlıca iki tür nedenleri vardır:

1-TARİHTEN/TEOLOJİDEN GELEN NEDENLER

1. a)Düşünmenin Yerini Taklit’in Alması

Ahlakın olabilmesi için vicdanın (basiret, fuad, kalb-i selim, lübb…) diri olması lazımdır. Vicdanın diri olması ise, düşünmenin aktif olmasına bağlıdır. Allah’ın tekvini (Doğa) ve teklifi ayetleri (Kur’an) üzerine düşünme olmadan, vicdan dirilmez: “…Sen, ancak vicdanı diri olanları uyarabilirsin.” (36/70). Kur’an, düşünen bir topluma hitap eder. (10/24,59/21, 16/44). “Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeylerin peşine takılma; bilgi aktları (göz, kulak, kalp), bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/36). Bunun alternatifi taklit, ezber, gelenek ve alışkanlıktır. Müşriklerin üzerinde/içinde oldukları durum, buydu. Aynısı, Müslümanların başına da geldi. Sünnilik ve Şiilik, böyledir: “Her mezhep, kendinde bulunan (hakikat iddiası)dan memnundur.” (30/32). Bu karakter, sadece kendine ezberletilen ajandayı (“32-54 Farz”, “İslam’ın 5 şartı”, “Amentü”…) takip edebilir. Yeni durumlarda karar veremez; inisiyatif alamaz çünkü çocuk gibidir veya koyun gibidir, sürüye uyar. Bunları uygularken de, -çoğunlukla Fetö örneğinde ve diğerlerinde olduğu gibi- “Kitabına uydurma” ve “Hile-i şeriyye”ye başvurur. Çünkü “Rüşd”üne ermiş veya “Âkil-Bâliğ/Erişkin” değildir. Kendi mezhebinin “Kocakarı imanı”na övgüler dizilir; ama, diğer dinlerin kocakarıları, insafsızca cehenneme gönderilir.

1. b)İmanın Yerini İtikatın/İnancın Alması

İman, Allah’a karşı ahlaki sorumluluk olarak ahlaktır. Minnet/borçluluk ve şükran duygusundan doğar. Yani diri vicdandan doğar. Bunun için de, Allah’ın tekvini ve teklifi “Ayet”leri üzerinde düşünmek gerekir. Canlı iman, Allah ile bir “sözleşme/misak” olarak (7/172, 4/21) canlı ilişkide olmak ve onu “gereği gibi (“hakka kadrih”i)” takdir, tasvir, tasdik ve takdis etmek gerekir.

(6/91,22/74). Oysa “Kör-inanç”, -kanaat olarak (“Kanı, herkesi gafil avlar. ”Xenephones)- bu niteliklerden yoksundur. İnancını cebinde eşya gibi veya boynunda kolye gibi taşır. Kesin tasdik olarak “inanç”, iman olmadığı gibi (49/14); amel, aksiyon da doğurmaz. Çünkü, canlı bir ilişki değildir. İman, canlı insana; inanç, cenazeye benzer. İman, kaynar suya; inanç, soğuk su veya buza benzer. İman ile ahlak arasında zorunlu bir ilişki vardır: “Ateş olmayan yerden, duman çıkmaz.” “Küpün içinde ne varsa; dışına o sızar.” Özgür irade/bireysel sorumluluk yerine; “Kadercilik/Cebriye” de, ahlaksızlığın önemli kaynaklarından biridir. Bu inanç, Kur’an’da “Sünnetullah” olarak kavramsallaştırılıp; Külli irade, cüzî iradeye bağlanmış iken (“Kör, Allah’a nasıl bakarsa; Allah da köre öyle bakar”); Sünnilikte “Kadercilik/Alınyazısı” olarak bu ilke, tersine çevrilmiştir. İtikat yerine “iman”ın olması da yetmez; sahih/doğru(sırat-ı müstakim) bir imanın oluşması gerekir. Allah, Yahudilere şöyle çıkışır: “Eğer iman ediyorsanız; imanınız, size ne kötü şeyi emrediyor?”(2/93).

1. c)Ahlakın Yerini İbadetin Alması

Dinin yarısı, Allah’a karşı iman ve ibadet sorumluluğu ise; diğer yarısı da insanlığa karşı adalet ve merhamet sorumluluğudur. Yani toplamı, iman ve salih ameldir. İbadetler, faydadan hali (boş) değildir. Hakkı ile ifa edildiklerinde, insanı kötülüklerden alıkoyar. Ancak, Allah’ı hatırda tutmak/hatırlamak, ibadetten daha büyüktür. (29/45). Mabed, zorunlu değildir; “Yeryüzü, mesciddir.” (Hadis). “Din adamı”na ihtiyaç yoktur; herkes, dininin adamı olmalıdır. Dindarlar, genellikle, Tanrı’nın gözüne girmek için ibadetleri daha fazla önemser; salih ameli, ahlakı, adaleti, merhameti ihmal eder. İşi baştan bağlamaya çalışır, kendince kurnazlık eder. Dindarlık: “Namazında-Niyazında”, “Gündüz saim (oruçlu), gece kaim (namazlı)”, “Alnı secde gören”, “Sarıklı-sakallı”, “Örtülü-basılı/peçeli-çarşaflı”, “Hacı-Hoca”, “Veli-Şeyh”, “Gavs-Kutup”…. şeklinde nitelenir. Sabır, fedakârlık ve meşakkat gerektiren fiiler yerine, genellikle, “yükte hafif, pahada ağır” şeyler tercih edilir. Kendi kafasına göre “Büyük Günah”lar ve “Büyük Sevap”lar oluşturulur. İbadetlere haddinden fazla “sevap” yüklenilir. Bayram, Kandil, Kurban, haddinden fazla önemsenir. Kur’an’ı teberrüken-teğanni ile okumaya (tilavet-hafızlık) dünyalarca “sevap” verilir iken; anlamını bilerek/düşünerek okumaya “pirim” verilmez. Faturası küçük olan bireysel günahlar, büyütülür; oysa, faturası kallavi/ağır olan toplumsal günahlar, küçümsenir. Örneğin: Temsilde hata olmaz “Kargadan başka kuş tanımamak” gibi: İçki-kumar, zina, faiz, domuz etinden başka “Haram” veya “Büyük Günah” tanınmaz. Uyuşturucu kullanmaya, sigara içmeye ve zehir saçan tarım ilaçlı ve GDO’lu ürünlere “Haram” hükmü verilemez. Bir saat adalet ile hükmetmenin, bin sene ibadet etmekten daha “sevap” olduğunu (Hadis), önemsemez. Yolda ayağa çarpan bir taşı kaldırmanın, imandan doğan bir eylem olduğunu (Hadis) bilmez. Zulmün, sömürünün, kamu malı çalmanın, nüfuz hırsızlığının “Büyük Günah”lar olduğu görülmez. “Büyük”lüğün gerekçesinin, eylemin/edimin/amelin yarattığı mağduriyetin etkilediği insan sayısı; günahın/suçun yarattığı zararın büyüklüğü ve acının derinliği ve süresi olduğu bilinmez, bunlar ölçülmez. Örneğin: Yapılan kötülüğe karşı iyilik ile mukabelede bulunmanın “Büyük sevap” olduğu, bilinmez (42/40, 43). Yapmadığı şeyi söylemenin, kandırmanın, yalanın, Allah indinde “Büyük Günah” olduğu bilinmez (61/3)…

1. 2-“ÇAĞIN RUHU”NDAN GELEN NEDENLER

“Çağın Ruhu” kavramı, şimdilerde oksimoron bir kavramdır. Çünkü son üç asrın “Ruh”u yoktur. Son üç asır, Ruhtan zekâya geçiş sürecidir. Başlangıcı, bilimsel keşiflerdi; sonucu ise, teknolojik düşünme/yapay zekâ/dijitalleşme/robotlaşma. Heidegger’in “Tekniğe Dair Soru” adlı kitapçığı, bu sürecin ön bir analizidir. Bu süreç, Ruh/Vicdan açısından -metafor olarak- Tsunami, Sel, Kasırga, Deprem ve Yangını andırır. Bireylerin karşı koyması, neredeyse imkânsızdır. Akıntıya kürek çekilir veya sürüklenilir. Güney Kore kökenli Alman düşünür Byung Chul Han’ın –Türkçeye de çevrilen- kitapları, bu sürecin sosyo-psikolojik ve ahlaki iyi bir analizidir: Akışkanlık, Şeffaflık/Teşhircilik, Pornografi, Performans, Haz-Hız, Enformasyon, Palyatiflik, Şiddet, Hiper-Kültürellik, Ötekinin Kovuluşu/Narsizm…, başlıca niteliklerdir. Bazılarına biraz yakından bakalım:

1. a)Para-Performans Putu

Ruh’un yordamı, “uğrundalık”tır; zekânın ise “..için”liktir. Yani çıkar, başarı ve performans. Para’nın yegâne değişim aracı haline geldikten sonra, insanı kendine yabancılaştırarak putlaşmıştır. K. Marx, çok önceleri Kapitalist üretim ilişkilerini analiz ederken; Frankfurt Okulu da “Araçsal Akılcılık” eleştirisinde bunu çok iyi görmüştü: “Aslanı kediye boğduran” puşt para. Ruhunu terk ederek Batılılaşmaya başlayan Osmanlı toplumunda bile: “Şık şık eden nalçadır; işi bitiren akçedir. “Varsa pulun, olurum kulun; yoksa pulun, kapıdır yolun.” B.C. Han’ın deyimi ile: “Para, ancak zayıf bir kimlik bahşeder. Yine de kimliğin ikamesi olabilir. Çünkü, en azından sahibine güvenlik ve huzur verir. Buna karşın parası olmayanın hiçbir şeyi yoktur. Kimlikten ve emniyetten de yoksundur. Kaçınılmaz olarak hayali olana, örneğin, kendine çabucak bir kimlik sağlayan etnik milliyetçiliğe sarılır.” (B. C. Han, Ötekini Kovmak. Çev: M. Özdemir. İst. 2018. s 20). Özetle para, “El kiri” olmaktan, “Göz nuru” seviyesine çıkarılmıştır. Oysa “Tanrı, insanın elinin dolu olup olmadığına bakmaz; Tanrı, insanın elinin temiz olup olmadığına bakar.”

1. b)Haz-Hız

Kapitalizm, insan ihtiraslarını “ihtiyaç” olarak kodlayıp, bunları tatmin etmek için sınırsız emtia/eşya üretim ve bunları sınırsız tüketim mottosuna dayana bir israf/tuğyan ekonomisidir. Mutluluk (Eudaimonia), Aristo’dan beri, Yunan düşüncesinde “İyi yaşam” olarak yaşamın nihaî amacı olarak konmuştur. “Küçük bir lezzet farkı, küçük bir mutluluktur” deyimi, bunu ifade eder. Uğrundalık, itminan, huzur, saadet ve bunun için gerekirse meşakkat, acı ıstırap ve sıkıntıya katlanmayı göze almaktan farklı olarak; küçük bir haz/zevk kırıntısı için bile her şeyi göze almak. Dinlerdeki “Sabır”, “Kanaat” erdemleri değerden düşmüştür. Tecil edilmiş/veresiye ekonomi olarak “Ahiret”in esamesi okunmaz. Mal biriktirme ve Acil Ekonomi (75/20,89/19-20), hayvanlar gibi yeme-içme (47/12), yaşamın amacı haline gelir. Ufuk, gelecek, umut, beklenti bitmiştir:

”Zamanlama bozukluğu, zamanın yönsüz bir şekilde vızlayıp geçmesine ve parçalanıp salt nokta, atom halindeki şimdiler dizisi haline gelmesine yol açar. Böylece zaman, eklemeler haline gelir ve anlatısallıktan arınır: “Atomların rayıhası/kokusu yoktur.” (B. C. Han, Şeffalık Toplumu. Çev: H. Barışcan. İst. 2022. S 51).

1. c)Narsizm/İstiğna

Sahih kendilik, öz-özne oluş, ancak “Öteki” ile mümkündür. Büyük öteki olarak “Tanrı”ya varlığımızı borçlu oluşumuz ve hem-cinsimiz olan “İnsan” ötekine olan merhamet ve adalet yolu ile bağlılığımız. İstiğna veya Narsizm, Şeytanın bir tavrı olarak, ötekine olan muhtaçlığını ve borcunu unutarak kendini yeterli görme gafletidir. Aslında için/özün boşluğunun, hava/heva/arzu ile dolu olmanın, daha doğrusu içi “boş” olmanın doğurduğu bir aşağılık psikolojisinin ürünüdür; balon’a benzer. Özü dolu olan –buğday başakları gibi- boynunu/başını eğer. Haddini bilir. Son yüzyıllarda insanın bilgisinin, teknolojik, ekonomik imkânlarının artması, onda bir böbürlenme, büyüklenme hissi yaratmıştır. Hobbs’a atfedilen: “İnsan, insanın kurdudur” ve J. P. Sartre’ın: “Öteki, cehennemdir” sözleri, çağımızın “Ruh”suzluğunu ifade eder. İnsanın, Tanrı’nın evinden/doğadan kendi evine/teknolojik şehirlere (Tekno-City) taşınması; Güneş sistemi, eko sistem ve insanın kendisini yaratan Tanrı’dan –büyük ölçüde- ipini koparmasına götürdü: “Tanrı merkebi yaratmıştı; Almanlar, Mercedes’i” sözü, bu kibrin tipik bir örneğidir. Oysa, Tanrı’ya dua edebilmek ve sığınmak, insan ötekine merhamet ve adalet ile muamele edebilmek, sahih/kendine yabancılaşmamış “kendi-öz”lüğün kurucu temel unsurlarıdır.

1. 3-SONUÇ

“Allah, insanlara gücünün kaldıramayacağı sorumluluğu yüklemez.” (2/286). Ve Allah, “Haddi aşan/müsrif bir toplumsunuz diye; zikri/hidayeti elinizden alacak değildir.” (43/5). Ancak, Sünnetullah gereği, O’nu unutanlara da, kendi(insan)nin kim olduğunu unutturur. (59/19). “Düşman kavi; talih zebun” olsa da; “Deneme/Din”, her ortamda devam eder. Allahtan da, insandan da umut kesilmez. İlahi yargı da, -“Ceza Muhakemesi Usul Hukuku” açısından-, herkesi, içinde bulunduğu koşullara göre yargılayacaktır. “Sonucu, “neden” olarak görmek, aklın en büyük zaaflarından biridir.” (Nietzsche). Bu hataya düşmemek gerekir. “Karanlığın en yoğun olduğu anda, şafak sökümü de en yakındadır.” (Hölderlin). Güneş ve kuraklık, kökü yüzeyde ve gövdesi cılız tüm yeşillikleri sarartır, kurutur. Sadece kökü derinlerde ve gövdesi odunumsu olan çalı ve ağaçlar, yeşil kalır. Düşünme, diri vicdan ve iman, ancak çölde vaha yaratabilir.

*Prof. Dr. İlhami Güler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir